1 okuma
vasati kırk çöp
Che Guevera, onunla purosunu yakarken yüzü gece içinde aydınlandı. Sierra Mostralarda gördüler onu. Sovyetler Birliği yıkılmadan önce, Ukraynalı faşistler ‘sizi yine yakarız’ diyerek onu ellerinde sallayarak yürüdüler. Naziler insan doldukları fırınları onunla yaktılar.Hintliler ölülerini onunla yakıp cennete akan Ganj ırmağa küllerini serptiler. Hollanda’da lanetlenmiş bir şeytan kutusu olmuştu. Kazablanka filminde Bogart’ sigarasını onunla yakarak karanlık bir köşede sevgilisini bekledi. Kovboy filmlerinin ‘Amerikan milliyetçisi’ j. Wayne gözlerini kısarak onunla purosunu yakıp Kızılderilileri vuruyordu. Türk filmlerinde ‘kötü’ adamların elinde de görüldü o. Samanlıkları ve evleri onunla ateşe verildi. İtfaiyenin bir türlü baş edemediği bütün yangınları aranan suçlusuydu o. İyinin elinde iyi, kötünün elinde kötü olan ‘vasati kırk çöp’tü o.
Muhtar çakmağı hayatımıza girmeden önce, ihtiyarlar iki taşı birbirine vurularak pişto dedikleri ağacın kurumuş, süngersi parçasına kıvılcım düşürerek sigaralarını yakarlardı, doğuda. Tütün ve Suriye’den kaçak getirilen sigara kağıtları yasaktı o zaman. Bir çok tiryaki kente giderken tütün ve kaçak kağıt yakalatmakla devletin suçlusu olmuştu. Yetiştim o zamana. Hatta, Vecdi Erbay’ın anlattığına göre Mardin’de Tekel’in izmarit memurları (memurê boçıkan) bile varmış. Bu memurların tek işi, kahveleri dolaşıp, kaçak tütün içilmiş mi, içilmemiş mi diyerek, küllükleri tek tek kontrol etmekmiş. Devlet kapısında böyle memur olmak da varmış, o zaman. Gümüşten yapılmış kutuları açıp iki başparmaklarının arasına aldıkları enfiyeyi burunlarına çeken kadın ve erkeklerin yaşadığı zamanı da gördüm. Zaman doğuda ‘vasati kırk çöp’ten önceydi.
Cumhuriyetle birlikte hayatımıza girmişti. Tekel Fabrikaları çıkarıyorlardı onu. Özel girişimcilik yasak bir meyveydi. Okullarda ‘Yerli malı, herkes onu kullanmalı’ haftası kutlanıyordu. Üstünde saat kulelerinin resimleri olan, küçücük sürgülü bir kutu içinde kırk çöp olarak girdiler hayatımıza. İspirto mavisi bir kağıtla kaplı kutunun sağı ve solu ezalıydı. Çöplerden biri kutudan çıkarılıp yukarıdan aşağıya hızla ezaya sürtülünce faşşş diye bir ses çıkarıp yanan kibritten bahsediyorum.
O zaman kibrit kutularının arka tarafında ‘vasati kırk çöp’ yazıyordu. ‘Vasati kırk çöp’ kibritin kimliğiydi, kutunun içindeki çöplerin adı ve soy adıydı adeta. Vasati bir ulusa, vasati bir devlete, vasati bir futbol takımına, vasati bir sevgiliye, vasati bir çocuğa, vasati bir komutan er ve memura asla razı olmadığımız yerde, ‘vasati kırk çöp’ üzerinde zımnen de olsa anlaşmış mutlu mesut bir ülkenin tiryaki evlatlarıydık o zaman.
Sonra kibrit tekeli kalktı ve özel sektör de kibrit imal etti. İyi de oldu, çünkü Tekel kibritlerinin yarısı yanmadan kırılıyor, sigara tiryakileri her kibritte iki buçuk kuruş zarara giriyordu. Neyse, özel teşebbüs bir zaman sonra ‘vasati kırk çöp’ün yerine ‘ortalama kırk çöp’ yazılınca üzülmüştüm. Sonradan çıkan plastik çakmaklar, ortalama kibritler ve zippo marka çakmakların hiç biri onun boşluğunu dolduramadı. Ben sokakları ‘vasati kırk çöp’süz dolaşıyordum. Özel teşebbüsün ihanetine uğramış, elinde sadece anıları kalmış bir tiryaki olmuştum.
Kibritler benim için, kutu kutu savaşa giden acemi erlerdir. Her yaprağıyla rüzgarı karşılayan kavak ağacının buluta erişme sevdasını taşır onlar. Bu yüzden yandıklarında alevleri yerçekimine karşı durup gökyüzüne yükselir onların. Aslında yan yana, baş başa kırk kişidirler. Biri yanınca onun yeri asla doldurulmaz. İlk yanan çöp kalan otuz dokuz çöpün kaygısını, son yanan çöp yanmış otuz dokuz çöpün acısını beraber taşır. Çöplerin her biri, kendini yakarak ömrüne son veren bir fedaindir benim gözümde. Aralarında hiyerarşi yoktur onların.Yumurtalarını bıraktıktan sonra ölmeye giden somon balıklarına benzerler. Ceketimizin adı konmuş tek cebi kibrite aittir, diğer ceplerin hepsi ortalama. Kibrit cebim boş şimdi…
Romantik bir yemekte masadaki mumları yaktığınızda sevgilinizin yüzü onun aleviyle gidip gelen bir hayale döner. Yeri gelince romantiktir. Üssüne dönen gerillalar, sevişmiş çiftler, dayak yemiş mahkumlar, teneffüse çıkmış öğrenciler, nöbetten dönmüş askerler sigarasını onunla yakarlar. Her şeyin sahtesinin yapıldığı ülkemizde, bir onun sahtesi yapılmadı. Bazen sayıları ona indirilerek büyük otellerin promosyon malzemesi yapılsa da, tek odada yirmi kişinin yattığı, o eski otellerin ‘vasati kırk çöp’ hakimiydi. Kötü esnafların elinde bozuk para üstü muamelesi de görürdü o…
Varlığı bir tehlikedir, çocuklara armağan edilemez, ama çocuklar sokaklarda padişahın kızına oynanan oyunu, onunla oynandılar. Son sigarasını yakan idamlıkların yanında da görülmüştür o. Naziler, insanları doldurdukları fırınları onunla yaktıkları için, üzgün ve lekelenmiştir kibrit. Bu nedenle yakılmış kibrit çöpleri yanmış insan cesetlerine benzerler. Yandıkça kıvrılıp bükülür, ruhları ateşle gökyüzüne yükselen ceset olurlar… Mezarları olmayan ‘vasati kırk çöp’ kibritlerimi geri istiyorum.
Fadıl Öztürk
46 okuma
Share and Enjoy
kederlidir
kederlidir
topu topu sesini duymaktı amacım
çok değil, altı da, üstü de, hepsi bu
kaç kapının arkasına sakladınki
bulamıyorum yankısını sesimin…
zifir karanlıkta görmeyen göz,
demiri kemiren pas,
dudağı çatlatan tuz
susmuş sarkı kadar kederlidir
çocukluğumun bayrak törenleri…
bir iğde kokususun
bir kenti yoldan çıkaran sokaklardan birisin
bir yolsun, ayaklanmış bir günsün birbaşına…
küfür ki, bir iç çekmeden de kısadır
bir yolculuktur, sonu belli olmayan
açık yaradır, hiç kapanmayan…
10 okuma
Share and Enjoy
gözlerin işten atılmış işçi
…
hayat, senin iki dirseğinle masaya dayanıp,
yüzünü avuçların içinde taşıman gibidir
bıraksan düşüp, parçalanacak bir yüzdür hayat
karanlık kuyulaştıkça ağırlaşan bir gece gibi
çöker insanın omzuna…
durgun sulardan alır hesretini
sokağa düşmeyen dağlardan…
gözlerinde balıklar çırpınır
ıslanır bütün şarkıların
mırıldanamzsın bile
sesin boşta gezen bir aylak olup
dönmez dudaklarına bir daha…
saatler geçer de, sen geçemezsin sözün çöl yerinden
öylece kalırsın bıçakla kesilmiş gül gibi, dalının dibinde…
gözlerinin değdiği yerlerle
hayalini beslyen yerlerin aynı olmamasdırı hayat
yakındakilerden çok, uzaktakilerin gelip
kalbine çadır kurmasına benzer gözlerin
gözlerin, işten atılmış işçi gibi kalır yüzünde…
…
4 okuma
Share and Enjoy
sabaha bıraksın beni
bir duble rakı dolduruyorum
bir şarkı koyuyorlar, şarkı çalan şeye
önce herşeyin farkında oluyorum, sonra..:
mesela bir duble rakı, şarkıdan önce bitiyor
nedense şarkı rakıdan uzun oluyor ilk başlarken
hiç karıştırmadan hayatı, pencereden dışarı bakarken
kendimi kışkırtarak, işe yarar bir adam yapıyorum orada
hiç birini polise yakalnmamış ve hiçbiri tek kurşun yememiş
bir duble daha söylüyorum, bana kar getiriyor dağlardan garson
yağmur sonrası güneşi tanrı getiriyor masama, (hiç karşılaşmamışız)
ilerliyor gece, asfaltta tam gaz, bazen patikada yıldızlar altında…
kapkaranlık say, adın çıkmış aydınlık arayana, yıldız toplayana
bir çıt çıksa, yağacak yağmur gibi mermi. çıt çıksa can çıkaracaklar
bu kadar kolay, bu kadar ölüme yakın ve dahası yok, hepsi bu kadar
ve ben bu kadar şarkıyı masma oturup, kaldırdıktan sonra
bu kadar dubleye kanat takıp havalandıran beni
gecenin bu saati değil evime, anca sabah çıkarırım kendimi…
garson, bir taksi çağır,
sabaha bıraksın beni
6 okuma
Share and Enjoy
sussam sana… konuşsam kendime…
sen duruken, kusuruna bakar mıyım sanıyorsun.
bu, bize, istemediğimiz halde verilen hayat, beni seninle, seni benimle tanıştırdı. iyi bir hava vardı güneyde.
bu, adına ömür dedikleri, içinde yaşarken kaçınılmaz olarak yaşlandığımız dünyanın o zaman dilimi iyi gelmişti ikimize de. saatler, takvimler ve adına yıl dedikleri on iki aylar ve elbette asrımız bu tanışmanın muhalifi değil, tanığıydılar…
herhangi bir saati alıp, sallasan her şey dökülür ve o tanışma saatimizi gösterir. eski bir takvimden kapalı hava durumlarını ayıklasan da bulursun güneşli zamanımızı. yıllar daha ağır işliyor insanın içine. Uzanıp bir yılı dudaklarından öpmeye kalksan, nisanda olduğumuzu gözü kapalı bulursun. balkonda çay içenlerin sesleri arasında çıkmıştık yola. yolumuz çok az kesişmişti. rüzgarda sallanan basma bir entarinin üstündeki çiçekler gibiydik seninle. ne kavuştuk, ne de solduk…
adına sevme dedikleri, elle tutulmayan ve silgiyle silinmeyen bir hayattık baştan aşağıya. hayatımıza kentler girdi ve çıktı. insanları saymıyorum zaten. geriye döndürülmeyen zaman giridi armıza. kasımda anı ayıklarken de, gülüşümüze düşen hüzün sağnağında da hep bulduk kendimizi. yarımdık ikimiz de, biraz ben sende, çokça sen kalmıştın bende…
elimde metre, elimde kilogamlar, elimde hesap makinası, elimde geçmişle varamıyorum bir geleceğe. treni kaçırmış, garda birbaşıma kalmış bir yolcu gibi duruyorum, anadolunun herhangi bir kasabasında… hatılardıkça yaşıyorum orada, unuttukça ömrüm dökülüyor takvim yapraklarında. kalmışım anıların insafına…
bazen delir diyor rüzgar. tufan ol ve yeniden yarat balkonda çay içilen seslerin dibinde başlayan yolculuğu. bazen de acıma ve kes at bu beden bulmayan yarayı ve hiçbir şey basma acısına, aksın ve öylece bak akıp, giden kanına, diyor, bir bıçağın ağzında kalan ah…
gidip, gidip geliyorum, yokluğuna…
unutma diyorsun… orada olduğunu bileyim diyorsun. o tepenin başındaki kaya gibi dur, diyorsun. hatırlayıp durarak, yani ısısnıp ısınıp soğuyarak, parçalanıyor zihnim, kum oluyorum. kalbimse o kayanın tam ortasında, en son ağlama…
çatallar, kaşıklar, sofralada dolup dolup boşalan tabaklar, gelenler, gidenler, bıçak gibi kendine kapanan geceler ve istemeden üstüme doğan güneşler, denizlerin tuzlu suyu, ırmakların debisi ilgilendirmiyor artık beni.. hep bir eksik, hep sensiz ve hep ömrüme yok yazılıyorlar. yağmadan geçiyor bütün bulutlar. sussam, büsbütün sussam sana haksızlık yapmış olurum, konuşsam kendime. Bu böyle olmayacak…
Fadıl Öztürk
———————————–
RESİM: Şirin Döğüş
12 okuma
Share and Enjoy
Bin nasihate bedeldir
2004′te Gündem Gazetesi’nin ekine yazdığım bir yazım…
Utanmazlarla aynı yeryüzünde yaşıyordum.
Belki ateş susunca kül olur.
Ateşe su dökülmeyen bir yerde,
belki de kül utanmış ateşin yüzüdür.
Camını sileyim
Geçenlerde Kanal Türk’te Tuncay Özkan’ın sevk ve idare edildiği programa takıldım biraz. Konuğu, ‘düşük yoğunluklu mastır’ını cumhuriyetin güneydoğusunda yapmış bir general eskisiydi. Ütülü, tıraşlı ve kıtasını teftişe gelmiş gibiydi. İkisi de vatanın bölünmez bütünlüğü için durmadan kelle getiriyorlardı. Bir süre sonra söz döndü dolaştı devletin ‘aşırıya kaçan’ ad değiştirme uygulamalarına geldi.
Tuncay Özkan, paşasına dönerek, bilyesi dağılmış bir halde ‘ya paşam, devlet bu konularda çok ileri gitti. Bakın, ben bir Yürüğüm, benim köyümün bile adını değiştirdiler Bu kadarı da olmaz yani’ dedi. Paşa soğuk bir yüzle konuyu geçiştirdi..
Sıra son günlerdeki ‘ulusal yol kesme’ olaylarına gelince, paşa da “ben zamanında ‘bu adamı asın’ dedim. Assaydılar bugün unutulmuş gitmişti” diyerek o da devletten şikayetçi oldu. Benim de soy adım Öztürk’tü, beni de idamla yargılamışlardı. Kırmızı ışıkta arabanızın camını sileyim dedim ve başka kanala geçtim.
Bir devlet memurunun gazabına uğramıştık
Bu adamlar hububat, bakliyat, narenciye ve hayvansal ürünlerle değil, resmi kaynaklardan beslen bir türdürler. Öp Türk’ü, koy başına, bunların çoğu Türk bile değildi. Cumhuriyetve makam aşkıyla ‘Türk’ olmuş, kendileri değiştikleri için, önlerine ne gelirse onlarıdeğiştirmeyi marifet sayan, tarihe saygısız zatlardır.
Soy adı kanunu’ndan önce Alibegoğulları olarak anılıyormuşuz. Bir iğde ağacının altında
yatan dedemin mezar taşında ‘1325 doğumlu, Alibegoğlu Hıdır’ diye yazıyor. Babamın belki de kendi babasına yaptığı en büyük iyilikti bu. Ben de dedem gibi, Perisuyu’nun kıyısında yamaca yaslanmış o köyde doğmuştum. Ermeniler zamanında adı İsnik olan köye, biz İsnis diyorduk. Sonra devlet üç mezrayı bir araya getirip en büyük mezranın adını köyümüze vererek, Akkilise olarak adını değiştirmişti. Bununla yetinmeyen devlet, köyün adını Sökücek olarak değiştirdi. Sökücek’in sözlükte bir anlamı yoktu. Anlaşılan Ege şivesiyle yazan bir devlet memurunun gazabına uğramıştık.
Belki de kül utanmış ateşin yüzüdür
1991’de cezaevinden çıktığımda köyüme gitmiştim. Köy, hâlâ bizim İsnis’imiz, devletin
Sökücek’iydi. Aradan zaman geçti. Dağ başını duman alınca yürümüştü arkadaşlar. Yolları bizim oradan geçiyor diye, devlet yakmıştı İsnis’i. İstanbul’da çaresizce ağlamış ‘durmadan acıya oğul veresiniz’ diye beddua etmiştim. Utanmazlarla aynı yeryüzünde yaşıyordum. Belki ateş susunca kül olur. Ateşe su dökülmeyen bir yerde, belki de kül utanmış ateşin yüzüdür.
Torunumu görür mü bilmem
Munzur Doğa ve Kültür Festivali’ni bir çok arkadaşımızla hayata geçirmiştik. 2002’de yapılan festivale katılmışken köyüme de gideyim demiş, Seyitli Köprüsü’nde bir araç kiralayıp teyzemin köyü olan Bilan’a geçmiştim. Yakılmış bir köye yalnız gidemezdim. Teyzem de o güne kadar yakılmış baba köyüne gitmeyi göze alamamıştı. Yüz hatlarında dimdik yaşadığı hayatın izleri vardı teyzemin. Bana dönüp ‘lo Fadıl, mın mewe wıra’(1) dedi. Ben de ‘em herin wîr, aki dinan bıgerin, xalti’ (2) dedim. Teyzem nişanlısı ölünce,nişanlısının kardeşiyle evlendirilmişti. Kalbinde bir ölüyle yaşıyordu. Sonra gereksiz bir köy kavgasında oğlunu da yitirince iyice yıkılmıştı. Belki bedeni eğilmiş, yüzü toprağa bakıyordu ama, toprağa ölü değil kök salmış ağaç gibiydi teyzem. Çocukluğumda, ‘senin çocuklarına, torunlarına kurban olayım’ diyerek seviyormuş beni. Çocuğumu gördü teyzem, torunumu görür mü bilmem.
Kalbini neyle yıkardı insan
Atlayıp araca, çıktık yola. Teyzemin kaynanası da katılmıştı bize. Hodan’da kalan üç evden birine misafir kalacak, ertesi gün dönecektik. Köyde ne kapı ne de pencere kalmıştı. Yanan yanmış, yanmayanları da civar köylerden köylüler söküp götürmüşlerdi. Bir viraneye oturmuştuk üç nesil. Susmuştuk. Tutulmuştuk. Kimse kimseye söyleyecek şeyi kalmamıştı. Sonra, her birimiz köyün bir yerine dağılmıştık. 1984 yılında Ankara emniyetinden aşağı atılan dayım Haydar Öztürk’ün mezarı da oradaydı. Başucuna oturmuş, konuşmuştum Haydar’la. Ağlamak olmasaydı kalbini neyle yıkardı insan?..
Namluların karşısında öğreniyorduk bunları
Bataryalı radyoyla ilk kez orada tanışmış, Erivan radyosu’nda Ahmedî Cızravi’yı
de, ‘telgrafın tellerine kuşlar mı konar’ türküsünü de ilk kez orada dinlemiştim. Akşam
iniyordu köye, ayrılmamız gerekiyordu. Dedem dahil, diğer mezarları ziyaret etmeyi ertesi
güne bırakarak, Hodan’a doğru yola koyulmuştuk. Üçümüz de ağlıyorduk, ama kimse
kimseyi teselli etmiyordu. Birden ormandan çıkan askerler yolumuzu kesp durdurdular
bizi. Uzun saçlı ve keçi sakallı ben ve iki yaşlı kadın durmuştuk. Adımızı, niyetimizi
sordular, söyledik. Subay olduğu anlaşılan zat, cevaplarımızı telsizle bir yere bildiriyor, gelen cevaba göre yeni sorular soruyordu bize. Teyzem birden öne atılarak ‘ben Bilan Köyü’nün birinci ezasının eşiyim. Bu kaynanam, bu yeğenim, burası da babamızın köyüdür’ dedi. Subay, teyzeme aldırmadan, bize dönerek ‘anlattıklarınız doğrulanmadı’ dedi. ‘Neden’ dedim. ‘Kendi köyünüzün adını bile bilmiyorsunuz’ dedi subay. ‘Peki nedir bizim köyün adı’ diye sorunca, ‘Çoban Yolu’ demez mi. Devlet köyümüz yakılmakla kalmamış, adı yeniden değiştirilmişti. Namluların karşısında öğreniyorduk bunları.
Bin nasihate bedeldir
O gece Hodan’da kimde kalacağımızı sordular ve ‘bizden haber gelmedikçe ayrılmayın’
dediler. Telefonla Tunceli ve Ankara’dan arkadaşları araya koyarak ancak bir gün sonra
oradan ayrılabildik. Neyse. Ben de bir atasözünü değiştirerek ‘Bir devletli Türk, bin nasihate bedeldir’ diyerek bitireyim yazımı.
———————————————————————————————————
(1) Yahu, Fadıl beni oralara götürme
(2) gidip orada divaneler gibi dolaşalım teyze
56 okuma
Share and Enjoy
FADIL ÖZTÜRK’ÜN ‘ESMER BİR ACI’ ŞİİRİNİN TAHLİLİ
BURCİN YILMAZ’ın İncelemsi..
FADIL ÖZTÜRK’ÜN ‘ESMER BİR ACI’ ŞİİRİNİN TAHLİLİ
Şiiri 1990′lı yıllarda kaleme alan Öztürk, neredeyse tüm şiirlerinde olduğu gibi bu şiirinde de cezaevinde geçirdiği uzun senelerin etkisinin sürdüğünü göstermektedir. Yalnızlığın, hayattan kopmanın, dışarıya ve sevdiklerine olan özlemin çilesini çekmektedir. Sevdiği kadından, inandığı dava uğruna ayrı kalmanın çaresizliğine rastlanmaktadır.
Desem her buluştuğumuzda evren yeniden oluşur
Zaten ateş ve küldük rüzgâr yıkamadan uğultumuzu
Öztürk bu mısrada sevdiği kadından ne kadar uzak olduğuna değinir. Buluşmalarının onun için yeniden yaratılış olduğundan bahseder. ‘Buluşma’dan kasıt, aşklarının tensel birleşimle aktarımıdır. Bedenlerinin her bir araya gelişiyle, dünya yeniden var olur. Evrenin oluşumu, yeni bir düzen demektir, yeni başlangıçlar, yeni sevinçler demektir. ‘Ateş’ ve ‘kül’ kelimelerinin manası ise, mitolojide geçmekte olan Anka kuşuna göndermedir. Anka kuşu gibi yanıp yanıp küllerinden tekrar doğmaktan bahsedilmektedir, yani yeniden can bulmaktan. Anka kuşu ölümsüz olduğundan defalarca evrenin oluşumuna şahit olmuştur.(bkz. Pala, 19999, 50) Rüzgârın anlamı, yok ediştir. Bütün yaşanmışlıkları, özlemleri, yaşanılacakları bir anda yerle bir etmesidir. Aşklarını ölmeyen bir kuşa benzeterek, hiçbir zaman bitmeyecek bir duygunun içinde olduklarından söz ederken, rüzgârla, ümitlerin yok olduğuna vurgu yapar.
Desem gelişin havvadır, aşk uçurum çocuğu
Daha adını saymadan ırmakların,su dedin
Su dedin ve ben âdem oldum dudaklarında
Efsanelere ve de dini kitaplara göre ilk yaratılan insan Âdem’dir. Âdem cennette yaşarken sol eğe kemiğinden Havva yaratıldı. Havva, Âdem için, varlığının nedeni, hayatının anlamıdır. Onun gelişi, yani hayatına girişi de şiirde, Öztürk için tarif edilemez bir duygu olduğu anlatılmıştır. Sevdiği kadının ona karşılık vermesi, Havva’nın gelişine, ‘aşk’ ise elinin altından her an kayıp gedebilecek ‘uçurum çocuğuna’ benzetilmiştir. Yine söylenceye göre, Âdem ile Havva Tanrı’ya karşı geldikleri için dünyaya gönderilirler. Âdem başka bir yere Havva başka bir yere gönderilir. Havva’sına kavuşmak için çok gözyaşı döker. Bu gözyaşları nehirleri oluşturur. Yukarıda da ayrılığı uzatmadan, yani nehirler daha dolmadan, Öztürk’ün aşkına karşılık bulmasından bahsedilir. Su demek, yaşam demektir, yoksunluğu durumunda yok oluştur. Havva’nın Âdem’e su kadar muhtaç olduğu anlamına gelmektedir.(bkz. Pala,1999, 15)
Art arda sürgün yedim sırtlayarak uzakları
Başucuna suçumu astım ve gittim gece
Gecenin yorulduğu yerdir sürgün sular
Öztürk, siyasi olaylar nedeniyle, uzakta kalmak zorunda olmanın verdiği özlemlerin vurgusunu, Âdem’in Havva’dan çok uzağa gönderilmiş olmasıyla anlatmıştır. Her bir gidiş ayrı bir yaradır. Kimi zaman kaçmak zorunda kalmıştır. Siyasi kimliğinden bazen gurur duymuş, bazen de sevdiklerini yalnız bırakmak zorunda kalmanın suçluluğunu yaşamıştır. Sürgün demek zorluk, özlem, açlık demektir. Kendisini suya benzeterek geride bıraktıklarının verdiği umutsuzluktan bahseder.
Dedim akar yüreğine bir ah…
Tutar elini suçum.
Elvedam tükenir bir sigarada
İnerim yüzüne
Tarifim imkânsız aşk olur.
Şair ‘keşke’ diyen sevgilisini anar. Belki ayrı kalacak olmanın verdiği hüzün, belki uymayan düşünceler, belki geleceğin belirsizliği içinde kaybolan sevdiğinin sözüdür. Biz annenin çocuğunu kurtarmak isterkenki ruh halinde olan sevgili, sadece bir ‘ah’ çeker. ‘suç’ kavramının, şair üzerinde çelişkiler yaratan bu mısralarda, verdiği mücadele sonrasında sevdiğinin ayrı kalmasının verdiği suçluluk duygusuna değinir. Ayrılığın, ayrı kalacak olmanın çaresizliği vardır. Kelimeler yetersiz kalır. Gönül bırakmak istemez, akılsa başka yerdedir. Sözcüklerle vedalaşmak içini ferahlatmaz, sigarasını yakar, efkârını sigarası alır. Şiirin başından beri benliğini suya benzeten Öztürk, bu kez gözyaşıyla bütünleşmiştir. Sevgilisinin yüzüne akar. Bir yandan birbirlerine olan bağ, bir yandan da hüznün varlığı vurgulanır. Şair burada ‘hüzün’dür. Severken ayrı kalmanın verdiği üzüntünün, sevgilisinin yüzünde dışa vurumudur. Anlatılmaz duygular içerisinde olan çift, yaşadıkları aşkın gücünden emindirler. Şair ‘tarifim imkânsız aşk olur’ mısrasında bunu anlatmak istemiştir.
ben, mızrağına sığınmış bir apaçi,
suçlu bir şiir asılı bir yıldız,
adı hepinizden biraz hüzün olurum
Öztürk, siyasetle iç içe olan bir şairdir. Bu nedenle kendisini savaşçı olarak görür. Ancak, konu sevgilisine geldiğinde, gönülle, akıl arasında hep çelişkiye düşer, ve kendini suçlu hisseder. Daha önceki mısralarında olduğu gibi, ayrılık, hüzün, suçluluk konuları burada da işlenmiştir.
desem ‘evet!’demek zordur belki
aşk irkilir ansızın
dal kırılır içinde
gül yüzün olur,susar
an biter belki, açmadan yarasını yürekte…
Ayrılık vaktinin gelmesiyle, ‘aşk’ onun için bir muallâğa döner. Gidişiyle birlikte, sevgilisini sonsuza kadar kaybedecek olmanın korkusu içindedir. Cezaevine girdiğine, henüz yeni doğmuş bebeğinden de ayrı kalan Öztürk, ‘dalın kırılmasıyla’ aşkın içinde yeşermekte olan bir bitkiden, yani kızından bahseder. Gidişin verdiği üzüntü ve acıyla belki de kızgınlıkla eşinin haykırışları başlamadan biter.
zordur aşk.
bir gülüşe değip,değip şarkılara düşmek kadar
düşmek ayışığı gibi sokakların eyvahına
adı olmaz kentlerin ardına saklı sancıların…
buluştuğumuz anın çocukluğuna sığınırım
zordur aşk ama ’hayır’ değildir!
evet!! tetiktir suyun aynasına dokunmak gibi
bozar yokluğunu
Ayrılık sonrası yaşanan duygulara yer verilmiştir yukarıdaki mısralarda. Aşkın tarifsiz gücünden bahseder. İçinde bulunduğu durumu da, yakalanma korkusuyla karanlık sokaklarda kaçan insanların, küçük bir ışıkla ayyuka çıkmasına benzetmiştir. Aşk adına söylenir. Bile bile lades demek ister, tetik derken. Ona göre sorumsuzca davranmak, özgür olmak yani yok olmak mümkün değildir aşk varken. Fırtınalar kopar içinde, sürekli kaybetme korkusu yaşar.
Gidersen caza sığınmış bir zenci,
esmer bir acı
kıtasını yitirmiş bir çığlık olurum…
Son üç mısrayı şair aşıknı ve sevdiğini elinden kayıp gidecek korkusu içinde yaşamanın feryatlarıyla doldurur. Sürekli suçlu gözüyle bakılan zencilere benzeyeceğini ifade eder. Yani eşinin gidişi, giden tarafın değil, Ötürk’ün suçu olacaktır. Kendini kaybetmiş, bir daha geri dönemeyeceği yurdundan ayrılmak gibi bir şey olacağını ifade etmiştir.
FADIL ÖTÜRK’ÜN ŞİİRLERİNE GENEL BİR BAKIŞ
Şair rüzgar,su, ateş, kül gibi kelimelere çoğu şiirinde yer vermiştir.
Suyu Uyandırın Sesim Olsun kitabındaki Dindi şiirinde rüzgar ve kül,
o gün yüzünde parçalandı
dağıldı boşlukta lime lime
doğrandı rüzgarınla savruldu
sigara külü gibi avuçlarıma döküldü
gözbebeklerimde dindi özlemin
Hep Kuzeydi Gözlerin kitabındaki,
Kar Yağıyordu Ve… Şiirinde de gece ve dal kelimelerine rastlanmaktadır:
geceydi, ölüm gibi karanlıktı geldiğimde
uzadı zaman, bir ömre alınyazısı gibi düştük
dokundum ve uyandım, ellerim sıcaklığını aldı
ayrı dallarda aynı kuşlardık, parmakların serçe
birbirimize konduk mu, uçtuk mu hiç anlamadık
kar yağıyordu ve ellerin üşüyordu
Esmer Bir Acı Şiirinde İç Ahenk
Şiirde, 1,3,5,9,16. mısralarda, ‘desem, dedin, dedim’ kelimeleri sıkça kullanılmıştır.
Ayrıca, 4,5 ve 8. mısralarda da ‘su’ kelimesi. 3,13,17,21, 26. mısralarda ise ‘aşk’ kelimesi kullanılmıştır.
Bu tekrarla şiirde akıcılığı sağlamıştır:
‘Desem her buluştuğumuzda evren yeniden oluşur.’ (1.dize)
‘Desem gelişin havvadır’(3.dize)
‘Desem ’evet’ demek zordur belki’ (16.dize)
‘Zordur aşk’ iki kere vurgulanmıştır.
‘Zordur aşk bir gülüşe değip değip’
‘Zordur aşk ama !!hayır!! değildir.’
İç ahengi sağlayacak kafiyeli ya da kelimelerin benzerliğine çok fazla rastlanmamaktadır, öyle ki; ilk on üç mısrada, d,n,k,t,z harfleri sıkça kullanılmasa da sayıca üstünlük kurmuş harflerdir.
Şair bu benzerlikleri sadece, desem, su ve zordur aşk, kelimeleriyle kurmuştur.
Mısra geçişlerinde dikkati çeken önemli bir unsur, kullanılan kelimeler bir sonraki mısralarda yer almaktadır:
- Daha adını saymadan ırmakların, su dedin
- Su dedin ve ben âdem oldum
- Başucuna suçumu astım ve gittim gece
- Gecenin yorulduğu yerdir sürgün sular
- Şarkılara düşmek kadar
- Düşmek ay ışığı gibi sokakların eyvahına
Mitolojik unsurlar
Öztürk’ün şiirinde mitolıjik unsurlar vardır.
2.mısradaki ‘ateş ve küldük’,
3. mısradaki, ‘Desem gelişin havadır’,
5.mısradaki, ‘Su dedin ve ben âdem oldum’,
Şair bu unsurları, şiirle bütünleştirmeyi başarmıştır.
Aydın Afacan da şiirlerde mitolojik unsurların kullanılması hakkında şu sözlere yer vermiştir:
‘Bu öğelerin ‘yabancılığı’ sorunu, öncelikle, katıldıkları yapıtla ne ölçüde kaynaşabildikleri ve nasıl işlendikleri açısından değerlendirilmelidir.’ (s.262 )
BURÇİN YILMAZ
35 okuma
Share and Enjoy
ben bazen ağlarım
karadöş’e
ben bazen ağlarım
ince bir daldı o, çok baharı gösünde taşıdı
bir şerçeydi, kırlangıç sürüsü, rüzgarsız yapamazdı
bir şehirdi, bütün sokakları, amansız bir cinayete çalkandı
o koşan bir taydı, yastıklardan fırlamış rüyaydı
gözlerimi bağladıklarında dahi gördüğüm gerili yaydı
ellerimi bağladıklarında yoksullar boynuna sarılırdı…
hayaldi, gerçekti, suyun üstünde seken bir taştı
bazen ağlardı, anneler mektuplara hasret kalırdı
bazen taşları sevmem bundandı, aklım yerindeydi
aklımın olduğu yerdeydi, o kadar uzak, o kadar yakındı
sırtını gönüp gittiğinde, benide beraberinde götürdü…
birine ‘seni seviyorum’ dediğimde benimleydi
kadınlar bunu hiç anlamadı, iyi de oldu hani
anlat deselerdi, çıkar giderdim, beni anlamazlardı…
her kes bazen ağlar…
acılara nüfus cüzdanı vermiyor bu dünya..
tutsan hayat dururdu, saatler uzakta inmiş yolcu…
atsan kurşun olup, seni vururdu, evler boş kovan
elinin altında sakladığın bir gül olduğunu düşün
yağurlarını hep beraber taşıyan mevsim diyelim
kocaman bir gökyüzü olurdu, geceleri yıldızlı
gündüzleri yıldızlarını sökmüş general…
oralıydı, onu tanıdığım şehrin, çay içtiğimiz kahvesindendi
şimdi ben bir kaldırmda, o karşı kaldırımda yürüyor
aramızda tümden bir cadde var yaşamakla ölmek arasına
giden ve gelen araçlar, kırmızı ışıktan geçti…
orada doğdu gözlerime, hala orada damlıyor kalbime
günün o saati, yılın o ayı, hayalin o gerçeğiydi, şarkı…
bir geceden uzundu ağrıları, taş tabletlere yazılı
bütün günlerin başladığı yerde dururdu
saatlere hiç yakalanmadan geçerdi
tik tak, bu kadar zaman işte, saati durdu…
kayıp ellerimden düştü, bütün ışıklar söndü
başka şehirler ona haramdı, hep kars’ta yaşadı
ankarayı hiç sevmedi, değil bir kente, hep kendine döndü
adı karadöş’tü, hayatı dışında hiç bir şey ele vermedi…
şimdi ne vurulup girilecek bir kapısı var
ne de gidip, başında ağlayacağım mezarı
gerçekti, uçup, gitti hayal oldu…
…..
ben bazen ana-avrat küfür edrim…
9 okuma








