Che Guevera, onunla purosunu yakarken yüzü gece içinde aydınlandı. Sierra Mostralarda gördüler onu. Sovyetler Birliği yıkılmadan önce, Ukraynalı faşistler ‘sizi yine yakarız’ diyerek onu ellerinde sallayarak yürüdüler. Naziler insan doldukları fırınları onunla yaktılar.Hintliler ölülerini onunla yakıp cennete akan Ganj ırmağa küllerini serptiler. Hollanda’da lanetlenmiş bir şeytan kutusu olmuştu. Kazablanka filminde Bogart’ sigarasını onunla yakarak karanlık bir köşede sevgilisini bekledi. Kovboy filmlerinin ‘Amerikan milliyetçisi’ j. Wayne gözlerini kısarak onunla purosunu yakıp Kızılderilileri vuruyordu. Türk filmlerinde ‘kötü’ adamların elinde de görüldü o. Samanlıkları ve evleri onunla ateşe verildi. İtfaiyenin bir türlü baş edemediği bütün yangınları aranan suçlusuydu o. İyinin elinde iyi, kötünün elinde kötü olan ‘vasati kırk çöp’tü o.
Muhtar çakmağı hayatımıza girmeden önce, ihtiyarlar iki taşı birbirine vurularak pişto dedikleri ağacın kurumuş, süngersi parçasına kıvılcım düşürerek sigaralarını yakarlardı, doğuda. Tütün ve Suriye’den kaçak getirilen sigara kağıtları yasaktı o zaman. Bir çok tiryaki kente giderken tütün ve kaçak kağıt yakalatmakla devletin suçlusu olmuştu. Yetiştim o zamana. Hatta, Vecdi Erbay’ın anlattığına göre Mardin’de Tekel’in izmarit memurları (memurê boçıkan) bile varmış. Bu memurların tek işi, kahveleri dolaşıp, kaçak tütün içilmiş mi, içilmemiş mi diyerek, küllükleri tek tek kontrol etmekmiş. Devlet kapısında böyle memur olmak da varmış, o zaman. Gümüşten yapılmış kutuları açıp iki başparmaklarının arasına aldıkları enfiyeyi burunlarına çeken kadın ve erkeklerin yaşadığı zamanı da gördüm. Zaman doğuda ‘vasati kırk çöp’ten önceydi.
Cumhuriyetle birlikte hayatımıza girmişti. Tekel Fabrikaları çıkarıyorlardı onu. Özel girişimcilik yasak bir meyveydi. Okullarda ‘Yerli malı, herkes onu kullanmalı’ haftası kutlanıyordu. Üstünde saat kulelerinin resimleri olan, küçücük sürgülü bir kutu içinde kırk çöp olarak girdiler hayatımıza. İspirto mavisi bir kağıtla kaplı kutunun sağı ve solu ezalıydı. Çöplerden biri kutudan çıkarılıp yukarıdan aşağıya hızla ezaya sürtülünce faşşş diye bir ses çıkarıp yanan kibritten bahsediyorum.
O zaman kibrit kutularının arka tarafında ‘vasati kırk çöp’ yazıyordu. ‘Vasati kırk çöp’ kibritin kimliğiydi, kutunun içindeki çöplerin adı ve soy adıydı adeta. Vasati bir ulusa, vasati bir devlete, vasati bir futbol takımına, vasati bir sevgiliye, vasati bir çocuğa, vasati bir komutan er ve memura asla razı olmadığımız yerde, ‘vasati kırk çöp’ üzerinde zımnen de olsa anlaşmış mutlu mesut bir ülkenin tiryaki evlatlarıydık o zaman.
Sonra kibrit tekeli kalktı ve özel sektör de kibrit imal etti. İyi de oldu, çünkü Tekel kibritlerinin yarısı yanmadan kırılıyor, sigara tiryakileri her kibritte iki buçuk kuruş zarara giriyordu. Neyse, özel teşebbüs bir zaman sonra ‘vasati kırk çöp’ün yerine ‘ortalama kırk çöp’ yazılınca üzülmüştüm. Sonradan çıkan plastik çakmaklar, ortalama kibritler ve zippo marka çakmakların hiç biri onun boşluğunu dolduramadı. Ben sokakları ‘vasati kırk çöp’süz dolaşıyordum. Özel teşebbüsün ihanetine uğramış, elinde sadece anıları kalmış bir tiryaki olmuştum.
Kibritler benim için, kutu kutu savaşa giden acemi erlerdir. Her yaprağıyla rüzgarı karşılayan kavak ağacının buluta erişme sevdasını taşır onlar. Bu yüzden yandıklarında alevleri yerçekimine karşı durup gökyüzüne yükselir onların. Aslında yan yana, baş başa kırk kişidirler. Biri yanınca onun yeri asla doldurulmaz. İlk yanan çöp kalan otuz dokuz çöpün kaygısını, son yanan çöp yanmış otuz dokuz çöpün acısını beraber taşır. Çöplerin her biri, kendini yakarak ömrüne son veren bir fedaindir benim gözümde. Aralarında hiyerarşi yoktur onların.Yumurtalarını bıraktıktan sonra ölmeye giden somon balıklarına benzerler. Ceketimizin adı konmuş tek cebi kibrite aittir, diğer ceplerin hepsi ortalama. Kibrit cebim boş şimdi…
Romantik bir yemekte masadaki mumları yaktığınızda sevgilinizin yüzü onun aleviyle gidip gelen bir hayale döner. Yeri gelince romantiktir. Üssüne dönen gerillalar, sevişmiş çiftler, dayak yemiş mahkumlar, teneffüse çıkmış öğrenciler, nöbetten dönmüş askerler sigarasını onunla yakarlar. Her şeyin sahtesinin yapıldığı ülkemizde, bir onun sahtesi yapılmadı. Bazen sayıları ona indirilerek büyük otellerin promosyon malzemesi yapılsa da, tek odada yirmi kişinin yattığı, o eski otellerin ‘vasati kırk çöp’ hakimiydi. Kötü esnafların elinde bozuk para üstü muamelesi de görürdü o…
Varlığı bir tehlikedir, çocuklara armağan edilemez, ama çocuklar sokaklarda padişahın kızına oynanan oyunu, onunla oynandılar. Son sigarasını yakan idamlıkların yanında da görülmüştür o. Naziler, insanları doldurdukları fırınları onunla yaktıkları için, üzgün ve lekelenmiştir kibrit. Bu nedenle yakılmış kibrit çöpleri yanmış insan cesetlerine benzerler. Yandıkça kıvrılıp bükülür, ruhları ateşle gökyüzüne yükselen ceset olurlar… Mezarları olmayan ‘vasati kırk çöp’ kibritlerimi geri istiyorum.
Fadıl Öztürk
46 okuma




Fadıl’ın yazılarının ve şiirlerinin beni bu kadar etkilemesinin nedenini defalarca sormuşumdur kendime. Anlattıklarına denk bir yaşam sürmüş olmak mı? Hayır, bu olamaz. Çünkü bu yaşantının çok uzağında olsam da yaşantının içine girebiliyorum. Peki dilindeki yalınlık, içtenlik mi? Belki nedenlerden biri olabilir yalnızca bu. Ama sanıyorum en çok, klasik olacak belki ama: Anlatılan senin öykündür, diyor bana. Sonra tüm bunları birine anlatma ihtiyacı duyuyorum. İşin sırrı bu olabilir mi: Sırlarınızı bir başkasına anlatma ihtiyacını ortaya çıkarma… Nedeni ne olursa olsun, okuyucu ile anlatılan özne arası bir kimlik kazandığımı her seferinde yeniden hissediyorum. Okumayı öğrenmek bir işe yaramış oluyor.
Yorum yapan sedatsanver — 08 Eylül 2007 @ 21:50
Teşekkürler..ilk defa eleştirme isteği duymadığım bir yazı okuyorum..kalemine sağlık..yaşa yaşa ve hep yaz…
Yorum yapan vedat — 10 Eylül 2007 @ 23:17
Kader de cilve ne arar Fadıl öztürk. Cilvenin hası hayatta.Nereden mi bildim ? Peşinden koşar olmuşsunuz !
Elinize sağlık, okuma keyfi dedikleri de bu olsa gerek.
Yorum yapan d_anibal — 17 Eylül 2007 @ 16:40