vasati kırk çöp

 

 

 

 

 

Che Guevera, onunla purosunu yakarken yüzü gece içinde aydınlandı. Sierra Mostralarda gördüler onu. Sovyetler Birliği yıkılmadan önce, Ukraynalı faşistler ‘sizi yine yakarız’ diyerek onu ellerinde sallayarak yürüdüler. Naziler insan doldukları fırınları onunla yaktılar.Hintliler ölülerini onunla yakıp cennete akan Ganj ırmağa küllerini serptiler. Hollanda’da lanetlenmiş bir şeytan kutusu olmuştu. Kazablanka filminde Bogart’ sigarasını onunla yakarak karanlık bir köşede sevgilisini bekledi. Kovboy filmlerinin ‘Amerikan milliyetçisi’ j. Wayne gözlerini kısarak onunla purosunu yakıp Kızılderilileri vuruyordu. Türk filmlerinde ‘kötü’ adamların elinde de görüldü o. Samanlıkları ve evleri onunla ateşe verildi. İtfaiyenin bir türlü baş edemediği bütün yangınları aranan suçlusuydu o. İyinin elinde iyi, kötünün elinde kötü olan ‘vasati kırk çöp’tü o.

Muhtar çakmağı hayatımıza girmeden önce, ihtiyarlar iki taşı birbirine vurularak pişto dedikleri ağacın kurumuş, süngersi parçasına kıvılcım düşürerek sigaralarını yakarlardı, doğuda. Tütün ve Suriye’den kaçak getirilen sigara kağıtları yasaktı o zaman. Bir çok tiryaki kente giderken tütün ve kaçak kağıt yakalatmakla devletin suçlusu olmuştu. Yetiştim o zamana. Hatta, Vecdi Erbay’ın anlattığına göre Mardin’de Tekel’in izmarit memurları (memurê boçıkan) bile varmış. Bu memurların tek işi, kahveleri dolaşıp, kaçak tütün içilmiş mi, içilmemiş mi diyerek, küllükleri tek tek kontrol etmekmiş. Devlet kapısında böyle memur olmak da varmış, o zaman. Gümüşten yapılmış kutuları açıp iki başparmaklarının arasına aldıkları enfiyeyi burunlarına çeken kadın ve erkeklerin yaşadığı zamanı da gördüm.  Zaman doğuda ‘vasati kırk çöp’ten önceydi.

Cumhuriyetle birlikte hayatımıza girmişti. Tekel Fabrikaları çıkarıyorlardı onu. Özel girişimcilik yasak bir meyveydi. Okullarda ‘Yerli malı, herkes onu kullanmalı’ haftası kutlanıyordu. Üstünde saat kulelerinin resimleri olan, küçücük sürgülü bir kutu içinde kırk çöp olarak girdiler hayatımıza. İspirto mavisi bir kağıtla kaplı kutunun sağı ve solu ezalıydı. Çöplerden biri kutudan çıkarılıp yukarıdan aşağıya hızla ezaya sürtülünce faşşş diye bir ses çıkarıp yanan kibritten bahsediyorum.

O zaman kibrit kutularının arka tarafında ‘vasati kırk çöp’ yazıyordu. ‘Vasati kırk çöp’ kibritin kimliğiydi, kutunun içindeki çöplerin adı ve soy adıydı adeta. Vasati bir ulusa, vasati bir devlete, vasati bir futbol takımına, vasati bir sevgiliye, vasati bir çocuğa, vasati bir komutan er ve memura asla razı olmadığımız yerde, ‘vasati kırk çöp’ üzerinde zımnen de olsa anlaşmış mutlu mesut bir ülkenin tiryaki evlatlarıydık o zaman.

Sonra kibrit tekeli kalktı ve özel sektör de kibrit imal etti. İyi de oldu, çünkü Tekel kibritlerinin yarısı yanmadan kırılıyor, sigara tiryakileri her kibritte iki buçuk kuruş zarara giriyordu. Neyse, özel teşebbüs bir zaman sonra ‘vasati kırk çöp’ün yerine ‘ortalama kırk çöp’ yazılınca üzülmüştüm. Sonradan çıkan plastik çakmaklar, ortalama kibritler ve zippo marka çakmakların hiç biri onun boşluğunu dolduramadı. Ben sokakları ‘vasati kırk çöp’süz dolaşıyordum. Özel teşebbüsün ihanetine uğramış, elinde sadece anıları kalmış bir tiryaki olmuştum.

Kibritler benim için, kutu kutu savaşa giden acemi erlerdir. Her yaprağıyla rüzgarı karşılayan kavak ağacının buluta erişme sevdasını taşır onlar. Bu yüzden yandıklarında alevleri yerçekimine karşı durup gökyüzüne yükselir onların. Aslında yan yana, baş başa kırk kişidirler. Biri yanınca onun yeri asla doldurulmaz. İlk yanan çöp kalan otuz dokuz çöpün kaygısını, son yanan çöp yanmış otuz dokuz çöpün acısını beraber taşır. Çöplerin her biri, kendini yakarak ömrüne son veren bir fedaindir benim gözümde. Aralarında hiyerarşi yoktur onların.Yumurtalarını bıraktıktan sonra ölmeye giden somon balıklarına benzerler. Ceketimizin adı konmuş tek cebi kibrite aittir, diğer ceplerin  hepsi ortalama. Kibrit cebim boş şimdi…

Romantik bir yemekte masadaki mumları yaktığınızda sevgilinizin yüzü onun aleviyle gidip gelen bir hayale döner. Yeri gelince romantiktir. Üssüne dönen gerillalar, sevişmiş çiftler, dayak yemiş mahkumlar, teneffüse çıkmış öğrenciler, nöbetten dönmüş askerler sigarasını onunla yakarlar. Her şeyin sahtesinin yapıldığı ülkemizde, bir onun sahtesi yapılmadı. Bazen sayıları ona indirilerek büyük otellerin promosyon malzemesi yapılsa da, tek odada yirmi kişinin yattığı, o eski otellerin ‘vasati kırk çöp’ hakimiydi. Kötü esnafların elinde bozuk para üstü muamelesi de görürdü o…

Varlığı bir tehlikedir, çocuklara armağan edilemez, ama çocuklar sokaklarda padişahın kızına oynanan oyunu, onunla oynandılar. Son sigarasını yakan idamlıkların yanında da görülmüştür o. Naziler, insanları doldurdukları fırınları onunla yaktıkları için, üzgün ve lekelenmiştir kibrit. Bu nedenle yakılmış kibrit çöpleri yanmış insan cesetlerine benzerler. Yandıkça kıvrılıp bükülür, ruhları ateşle gökyüzüne yükselen ceset olurlar… Mezarları olmayan ‘vasati kırk çöp’ kibritlerimi geri istiyorum.

Fadıl Öztürk

46 okuma

Share and Enjoy

  • Facebook
  • Twitter
  • Delicious
  • Digg
  • StumbleUpon
  • Add to favorites
  • Email
  • RSS

Utanmış, iki elimi yana açmıştım

Topraktaki erozyon belki ağaç dikerek önlenebilinirdi, ama insandaki erozyon dikilen mezar taşlarıyla önlenemezdi ne yazık ki. Üç tarafı deniz, bir tarafı karaya oturmuş bir ülkede yaşadığımızı, bir yolculukta verilen kısa molalarla ne kadar anlatabilirdim ki, Alanzo’ya…

Cunta hala ülkemizi terk etmedi.
Nisan ayında İzmir Kitap Fuarı’na katılmak için, gece geç saatte otobüse binip sabah erken İzmir’e inmek istiyordum.Gündüzden hazırladığım valizimi sırtlayıp Gümüşsuyu’daki otobüs firmalarından birine doğru yola çıktım. Yine bir kenti gece yarısı terk ediyordum. Belki de ayrılıklara geceyi, kavuşmalara sabahı yakıştırıyordum.Yine de terk etmek her zaman zorlandığım, şansı karşı tarafa bıraktığım bir şeydi. 12 Eylül Cuntası’da bir gece yarısı hayatımıza çökmüş, devrimle aramıza ayrılık koymuştu. Bir aşkı bitirmek istemez gibi arkadaşlarımızla çalıştık çabaladık, ama Cunta’dan bir yıl sonra yakalandık. O güne kadar birbirileri için ölüme giden arkadaşlıkların arasına kırgınlık ve küskünlükler girdi. Bir örgütte bir arada duranlar, bir hayatta yan yana duramadılar ne yazık ki. Bu benim en büyük yürek acımdır. Bu yaşa gelirken elbet alışkanlıklar edindim. Terk de ettim, terk de edildim. Ama, aradan 25 yıl geçmesine rağmen Cunta hala ülkemizi terk etmedi.

Bir cezaevinden, başka bir cezaevine…
Yolculuklarda en sevmediğim şey, yanımdakinin beni bir sohbete mecbur etmesidir. Bir kentte susup diğer bir kentte konuşmayı seven biriyim. Bana göre yolculuklar suskunlukla geçmelidir. İnsan sadece bir kentten bir başka kente, bir ülkeden bir başka ülkeye gitmez yolculuklarda. Geçmişle geleceği arasındaki kendisine gidip geri döner her insan. 12 Eylül’de yattığım on yıl boyunca sevklerde biletsiz, kelepçeli, zincirli yolculuk yaptık. O yolculuklarda hep dışarı çıkmayı hayal ediyorduk. Aradan bunca yıl geçmesine rağmen cezaevleri hala doludur ve hala insanlar bir biletle değil, kelepçe ve zincirle sevk ediliyor bir cezaevinden, bir başka cezaevine.

Cumhuriyet Türkü’ydü
Bir seferinde yurt dışından dönerken yanımdaki adam nereli olduğumu sormuştu. ‘Dersimliyim’ demiştim, anlamamıştı. ‘Tunceliliyim’ deyince anlamış ve ‘olsun, onlar da Müslüman’dır’ demişti. Daha uçak havalanmadan Müslümanlığım(!) Kürtlüğüm, solculuğum ortaya çıkmıştı. Ben dibe düştükçe adam üste çıkmıştı. Sorularının ardı arkası kesilmeyince, terslemiştim. Adam bu sefer de sol tarafında oturan şişman, kısa etekli bayana yönelmişti. Yolculuk boyunca adam susmamış, kadın da durmadan eteğini dizine doğru çekiştirmişti. Gözleri de çenesi gibi durmamıştı. Adapazarılı, köyden Almanya’ya gittiği gibi, değişmeden dönen yaşlı bir ‘Cumhuriyet Türkü’ydü’ adam. Kazısam alttan Kafkasyalılığı çıkardı ortaya, kazımadım.

Sabıka kaydımla dolaşamazdım ki…
Gümüşsuyunda, servis aracını beklerken biriyle göz göze gelmiştik. Bir şeyler sorar gibiydi. Arıcılarda inmiş, eşyalarımı bagaja verip kenara geçip sigaramı yakmıştım. Gümüşsuyu’da göz göze geldiğim kişi bana yaklaştı ve ‘sizi birisine benzettim. Siz heykeltıraş mısınız’ diye bir soru sordu. Yine birine benzetilmiştim. Zamanın birinde, Sivas’ın dağında kardan, kıştan, jandarma ve polisten kurtulmaya çalışırken, bizden demli çayını ve evini esirgemeyen biri de beni asker arkadaşına benzetmişti. Şükür ki orada yakalanmadık, yakalansaydık polis de bizi başka bir yaratığa benzetecekti. Olur olmaz yerde birine benzetiyorlardı beni. Bir tek annem tersini yaparak, televizyonda birini bana benzeterek özlemini gideriyordu.
Oysa kendimi bildim bileli ben, bendim. Sabıka kaydımla dolaşamazdım ki…
Peki bu rengin neyin nesi

Edepsizliğim üstümdeydi. Soruya, çamurla değil, sözcüklerle uğraştığımı söyleyerek cevap verdim. ‘O zaman bir yazarsınız’ dedi. Orta boylu, sarı saçlı, açık tenli, yirmi yedi yaşlarında bir gençti beni bir heykeltıraşa benzeten genç. Sıcak bir yüzü vardı. Burnu ve şivesi düzgün olduğu için Karadenizli olamazdı, olsa olsa Trakyalı bir göçmen olabilirdi. Nereli olduğunu sorduğumda, ‘Chipaslıyım’ demişti. ‘Meksika…’ demiştim, ‘evet’ demişti. Şaşırmıştım. ‘ Kızılderili misin’ diye sormuştum, yine ‘evet’ demişti. ‘Zapatitler, Supcomandante Marcos…’ demiş, yine olumlu yanıt almıştım. ‘Peki bu rengin neyin nesi? Bildiğim kadarıyla Kızılderililer bakır tenli olurlar’ demiştim ve anlatmıştı bana.

Türkçe konuşuyordu
Adının Alanzo olduğunu söyleyen Chipaslı genç; ‘Babam Portekiz’li, annem Kızılderili. Babamlar Portekiz’den Meksika’ya gidip yerleşmişler. 1979’daki devlet saldırısında babam ve amcamı öldürülmüşler. Bizim orada ilaç bulmak çok zor. Annem de şeker hastası olduğu için Portekiz’e mülteci olarak sığınmış. Ninem beni o büyüttü. Meksico Ctiy’de politika okuyordum. Politikanın bana göre olmadığını anladım ve bıraktım okulu. Üniversitedeyken Abdullah Öcalan ve Leyla Zana üzerine okuduğum iki makaleyle Kürtleri, Kürtlerin üzerinden Türkiye’yi öğrenmiştim’’diyen genç Türkçe konuşuyordu.

Cam kenarında başladık yolculuğa
Soyismime rağmen bir Kürt olduğumu söylediğimde ‘ama makalelerde okuduğum Kürtlerle buradaki Kürtler çok farklı’ dedi. Kürtlerin mahallelerde değil, makalelerde ve köylerinde daha yakışıklı durduklarını söylediğimde, beraber gülmüştük… Türkçeyi nereden öğrenmişti ve ne işi vardı buralarda? Şimdi nereye gidiyordu? Annesiyle görüşüyor muydu? Ya Kızılderili ninesiyle haberleşiyor muydu?.. Sorular, soruları getiriyordu. Otobüsümüz bir zaman sonra hareket etmişti önlü arkalı cam kenarında başladık yolculuğa.

Bizi buluşturan kader
Chipasta ki gettolarda yaşayan Kızılderililer çok yoksul bir hayat sürdürdükleri için, tencere tabak gibi ihtiyaçlarını çamura şekil verip fırınlıyorlarmış. Alanzo, Politika okumayı bırakınca çömlekçiliği kafaya takmış ve dünyanın en iyi ustalarını aramış, bulmuş. Onlara çıraklık yapıp hem çömlekçiliği, hem de onların dilini öğrenmiş. Polonya’da iki yıl, Romanya’da bir yıl çeşitli ustaların yanında çalışmış. Son iki yılını da Avanos’ta bir ustanın yanında çalışarak geçirmiş.Türkçeyi de ondan öğrenmiş. Ustası Dev-Yol davasından yatıp çıkan eski bir devrimciymiş ve Alanzo’yu eski şefine benzettiği için, ona Oğuzhan adını takmış. Ona göre Avanos’taki ustası dünyanın en iyi çömlekçisiymiş. Amacı ülkesine dönüp çanak çömlek yapmak değil, bir sanat olarak ona form vermekmiş. İzmir Menemen’de bir çömlek ustası varmış ve onun yanına gitmek için İzmir’e gidiyormuş. Bizi buluşturan kader de buymuş.

Kürt kaldım
Alanzo, toprağın kıymetini bilmediğimizi, böyle giderse bir zaman sonra bunun acısını yaşayacağımızı söylüyordu. Ona, insanın kıymetinin bilinmediği yerde toprağın kıymetinin bilinmeyeceğini anlattım. Topraktaki erozyon belki ağaç dikerek önlenebilirdi, ama insandaki erozyon dikilen mezar taşlarıyla önlenemezdi ne yazık ki. Üç tarafı deniz, bir tarafı karaya oturmuş bir ülkede yaşadığımızı bir yolculukta verilen kısa molalarla ne kadar anlatabilirdim ki, Alanzo’ya. Kürt kaldım.

Görüşecektik
Vejetaryenlerin kare köküydü, Alanzo. Molalarda hiç bir hayvansal ürünü yemiyor ve içmiyordu. Hayvanlara saygısı vardı. Ben de onun hayvanlara saygısına saygısızlık edemezdim. Bursa’daki molayı çayla geçiştirmiş, Balıkesir’de mercimek çorbasına fit olmuştuk.
‘Portekiz’e gittim ve annemi gördüm. Kötü bir evlilik yapmış. Çok dar bir zamanda görüştük ve ayrıldık. Portekiz’i sevmemiş annem. Hastalığına rağmen Meksika’ya döneceğini söyledi.. Ninem yaşına ve yaşadıklarına rağmen çok diri bir Kızılderili kadınıdır. Arada bir mektuplaşıyoruz. Ne internet, ne de telefon var Çhipas’ta. İlaç ve gıda yardımını Zapatistler yapıyor’ diyen Alanzo, bir anarşist olduğunu da söylemişti. Kısa molalarda onunla Türkiye ve Latin Amerika üzerinden bir çok konuda konuşmuştuk . Kitap fuarına davet ettiğimde ise, Türkçe okumada hala zorlandığın söylemişti. İzmir Otogarı’nda ayrılırken, yolculuk anımız ve telefon numaralarımız kaldı bir birimizde. Fuara gelmedi Alanzo. Menemen’deki çömlekçiyi aradım buldum, ama onu orada bulamadım. İki ay sonra İstanbul’a döndüğümde aradım. İstanbul’da Sarıyer’de bir arkadaşında kalıyormuş. Görüşecektik ….

Cuntalarıyla, devrimci ve karsı devrimci hareketleriyle, dağdaki gerillalarıyla ortak dert ve özlemlere sahiptik. Birbirimizi çok eskiden tanıyor gibiydik sanki. Alanzo, gecenin bir yerinde, yolun Susurluk molasında dönüp bana ‘Türkiye’de cuntacılar hala yargılanmamış, bunu anlayamıyorum’ demişti. Dünyanın diğer tarafından gelmiş beyaz tenli Kızılderili arkadaşım karşısında söyleyecek söz bulamayıp utanmış, iki elimi yana açmıştım.

Fadıl Öztürk

7 okuma

Share and Enjoy

  • Facebook
  • Twitter
  • Delicious
  • Digg
  • StumbleUpon
  • Add to favorites
  • Email
  • RSS

Hayatın Bir Hakkı Var

 

 

Hayatın Bir Hakkı Var
Kainatta zerreydik, Dersim’de vücut bulduk.

ESKİDEN
Aynı yerde doğup aynı yerde yaşlanan insanlarımız vardı bir zaman.
Masallarla büyüyen çocuklarımıza; ırmakların, dağların adını verirdik.
Bu nedenle her yaştan bir Munzur’umuz,
her boyda bir Düzgün Baba’mız var şimdi.
Bazen sevgilimiz oldular, mendil yolladık.
Aynı anadan doğup, aynı memeden süt içen kardeşimiz oldular.
Baba ocağına gider gibi, çocuklarımızla gittik her yıl onlara.
Başını annesinin göğsüne koyarak büyüyen çocuklar olarak,
dara düştüğümüzde o dağlara baş koyup, hakkımız olanı istedik sadece.
Her şeyin bir hakkı vardı o zaman.
Suyun bir hakkı vardı,
dağın bir hakkı,
kuşun bir hakkı,
kurdun bile bir hakkı vardı o zaman.

SÜRGÜN
Şimdi, bir yerde doğup, bir yerde büyüyüp,
adı gurbet olan bir yerde ölüyoruz.
Yurdumuzda gömülmek ya gözümüzde,
ya da vasiyetimizde kalıyor sadece.
Doğduğumuz yerde yaşlanmayı bizden aldılar.
Bizim de sularımız gibi hayata akmak,
dağlarımız gibi omuzları dik durmak,
mevsimleri karşılayıp uğurlamak gibi hakkımız var..

SAVAŞ
Onlarca yıldır çocuklarımız öldürüldükçe ocağımızdan,
evlerimiz yakıldıkça yurdumuzdan,
ormanlarımız yakıldıkça hayatımızdan ettiler bizi.
Dünyada kan, kurşun ve ölüm ülkesi olarak anıldık uzun zaman.
Ölüler bile yıkanırken, acılar yıkanmıyor ne yazık ki.
Yaşlanmadılar, acıları gibi diri kaldılar bize o ölüler.
Tarafı yoktur ve ne yazık ki hayatla beslenir ölüm.
Düşen, ışığı kaybeder; akan kan damara geri dönmez.
Geri dönmez hiç kimse o karanlık ve soğuk yerden.
İçinden geçerken korkudan ıslık çaldığımız mezarlıklar kalır bize.
Elbette düşmanlığı sürdürmekten daha zordur barışı getirmek.
Ama yok etmek değil, yaratmaksa hayatın kaynağı,
mümkündür insanın insana kardeşliği.
Barışın bir hakkı var.

SİYANÜR
Şimdi dağlarımızda siyanürle zehiriyle altın arıyor.
Yerin altını da yerin üstü gibi ölüme boğuyorlar yani.
Önüne geçemezsek, ot bitmeyecek bir zaman sonra.
Çeşmelerden kana kana su içilmeyecek.
Adına ölüm denecek, ama yarası sarılmayacak.
Kurşundan beter bir acıyla kıvranacak önce toprak.
Konan kuş havlanmayacak bir daha.
Suya inen geyikler, balıkların yanı başında ölecek.
Bulutlardan bile sarı bir ölüm yağacak.
Cehennemin yeryüzüne açılan kapısı olacak siyanür.
Yapmayın!
Yaşlıların orada yeryüzüne veda etmeye,
Kadınların orada acılarından arınmaya,
çocukların büyümek gibi bir hakları var orada.
ölümün hiç, hayatın çok hakkı var.

BARAJLAR
Okyanuslara akarken çevresine hayat veren
Munzur’u boğmak istiyorlar.
Elbette dünya yine dönecek,
ay yine korkusuz geçecek geceleri,
yine güneşle başlayacak her yeni gün,
ama Munzur bir daha hiç akmayacak.

Yani, insanı insana katil yapanlar,
şimdi suyu, suyun katili yapmak istiyorlar.
Barajlarla binlerce canlı hayat bitecek.
Doğa suyla bölünüp harita değiştirilecek.
İnsanların bir gün dönmek istedikleri topraklar,
çevre illere, insanları gibi sürgün edilecek.
Barajları yapmayın!
Toprağın bir hakkı,
Munzur’un akmak gibi bir hakkı var.

Bir sabah kapımızdan çıkıp
yüzümüzü güneşe çevirerek,
hiç kimseyi rahatsız etmeden,
yürüyen karıncayı, yeni açan çiçeği bile.
Kendimiz için ne istiyorsak
bütün insanlığın olsun diye,
dua eder gibi mırıldanarak yerle gök arasındaki boşluğa:
Her şeyin bir hakkı var.
Suyun bir hakkı var,
dağın, toprağın bir hakkı,
kuşun bir hakkı,
kurdun bile bir hakkı var bu dünyada.
Yeter!
Sizin de, bütün bu haksızlıklardan vazgeçmek gibi bir hakkınız var.
Haksız olmayın artık!

Fadıl Öztürk
fadilozturk@hotmail.com Continue reading

5 okuma

Share and Enjoy

  • Facebook
  • Twitter
  • Delicious
  • Digg
  • StumbleUpon
  • Add to favorites
  • Email
  • RSS

gözümden sular ayrıldı

Ne yazık ki, dünyayı ömrümüzle sınırlayarak bakıyoruz. Oysa bizden öncesi vardı, bizden sonrası da var olacaktır. Geçmişten gelip geleceğe yürüyen ölmlüleriz sadece. Hata bize mahsustur. Tanrı değiliz ki asamızın değdiği yerden hayat yeşersin. Nerede aklımıza, nerede kalbimize yaslanmamız gerektiğini bilmek bize bahşedilmiş. Yıldızlar ailesindeki dünyada canlıların efendisi, kendimizin kölesiyiz…

Çoban kaçtı ve kovasındaki süt nereye döküldüyse orda bembeyaz su fışkırdı. Gözelerden fışkıran sular birleşip bir ırmak oldu ve o ırmağa o çobanın adını verdi.Ömrüme bakar gibi suya bakıyorum.Suda görünen ak sakallı bir adam “insanı insandan ayırmakla kalmadınız, suyu da sudan ayırdınız. İnsanlığın gittiği yerde ne olur söylemeyeyim. Ama sular gittiği her yere hayat verir” dediği için, suya bakıyorum.

***
İnsan olarak, insanı insandan ayıkmakla ve bunlara kırk kılıf geçirmekle kalmadık, suyu da sudan ayardık.  Perisuyu üzerinde baraj yapılırken kimsenin sesi çıkmadı. Hakeza Ovacık’ta Mercan suyu üzerinde yapılan baraj legal ve illegal bütün örgütlenmelerin gözü önünde yapıldı. Bunlara ne demeli?

Oysa Munzur’u, Peri suyu ve Mercan suyu’nu kurtarmaya çalışmakla başlamalıydık. Gele gele ‘zararın neresinde dönersen kardır’a geldik. Yol ortadan ikiye ayrıldı ve ak sakallı adam atıyla uçup uçurumun diğer tarafında taşa ayak basıp, gözden kayboldu, ama gönülden kaybolmadı. Köylüler her sonbahar oraya gidip o ak sakalı adama adaklar adadılar.

 ***
Devleti Ankara’nın barajlarla bölgeyi bölüp parçalamak istediği gerçeği doğru olabilir. Munzur vadisinin bilmem kaç bin canlının yaşadığı dünyanın ender yerlerden biri olduğu da, UNESCO’nun orayı milli park ilan etmesi de doğrudur. Bunların hepsi oraya barajların yapılmasına karşı durmak için gerekçe olabilirler. Bir ırmagi, ne onu uzaktan özlemekle, ne piknik yapıp kıyılarını naylon poşetlerle doldurmakla, ne de sadece siyaseten öğrendiklerimizle kurtarırız.

Ve dedi ki o ihtiyar “ kitaplar çoğaldıkça tanrılar azalacağına çoğaldı. Kurtarılmak kullara mahsustur, tanrılar kurtarılmaz” deyip, ışığın şavkı suya değince gözden kayboldu.

 ***
O toprakların çocukları  olarak, Ankara’nın dilini kullanarak iyi ve adil bir dünyanın kavgası adına bir türlü yapılamamış, asimilasyona aracılık yapmadık mı? Tanrı ve inanışlarına saldırarak, esirgemeyen ve bağışlamayan olmadık mı? Duaları vardı onların. Çölde üretilip dağda tüketilen dualar değildi, o dualar. Her dudakta bir başka çıkardı. Bütün bunları yapan biz  ‘kurtarıcılar’ nesili şimdi suya bakıp kendimizi yeniden gözden geçirmemiz gerekmez mi?

Uzun yoldan gelmişti ak saçlı adam. Atından indi ve topuğunu vurdu toprağa ve su fışkırdı, çevresi güllük gülüstanlık oldu. Uzaktan gelmiş o yaşlı adam dedi ki “ Kar dağlara üç zaman yorgan olur. Üç zamanın bittiği yerde  fırtına kopar ve uyanır toprak. Kar erir ve sel olur, koşar ırmaklara. Sel yıkarak ırmakların yatağını temizler. Yeni bir hayat, yeni bir yıkımla başlar. Tuyfan bunun içindi, öğrenmedi insan” dedi ve güvercin olup uçtu, gözden kayboldu gökyüzünde. Gözümü sudan ayırmadım.

 ***
Bizler cumhuriyetin kurulmasından buyana edindiğimiz reflekslerle davranıyoruz. Böyle olunca Dersim’i  Tunceli’yle, ırmaklarımızı savunmayı da Munzur’a indirgiyoruz. Oysa Osmanlı zamanında haritada yerimiz bu kadar değildi. Çocuklarımız imkanlarına göre İstanbul ve Avrupa’da okutabiliyorduk. Derneklerimizi kurup, gazetelerimizi kendi dillerimizde yayınlayabiliyorduk. Tek dilli, tek dinli değildik o zaman. Cumhuriyetle birlikte bütün bir geçmişimizden koparıldık. İkinci sınıf vatandaşlığı ve onun reflekslerini erken kabul ettik sanki. Osmanlı’yı da dinci, gerici kesime bıraktık.

 ***

Kemal Tahir ya da başka biri, tam hatırlamıyorum, Latin Alfabesi’ne geçmeyi kast ederek “toplum bir gecede cahil kılındı” derken haksız değildi. Alfabenin değişmesiyle toplumun yazılı geçmişiyle ilişkisi de tümden koparılmış oldu. Artık sürgünlerimiz Şam’a ve Kahire’ye gitmiyor, Paris’te ölmeye gidiyorlar…

Yıkılmış ve tek dalı yeşil kalmış bir ağacın yaprağında çiğ tanesi eriyip toprağa değer değmez doğrulup bir aksakallı ihtiyar oldu. “İnsan uzun zamandır sadece kendi derdine düşmüş. Unuttu ışıkla karanlık arasındaki farkı. Kendi bedenini neyse de, dünyayı kötü kullanıyor. Suların çekilip gittiği yerde hayat acı çekerek bitti. Geldiğim son sönmüş yıldızda bunu gördüm” dedi eliyle gökyüzünde bir yerleri gösterdi. Gözümden sular ayrildı.

9 okuma

Share and Enjoy

  • Facebook
  • Twitter
  • Delicious
  • Digg
  • StumbleUpon
  • Add to favorites
  • Email
  • RSS

annemden özür diliyorum

not: bu yazı, ben her baktığmda ihtiyaç duyduğum hallerde değiştireceğim bir yazıdır. yorumlarınız dahil, herşey beni değişirmeye yönlendirebilir. anlamanız dileğiyle. fadıl.

 

Hiçbir çaba harcamadan; yorulup ter dökmeden, bir şey yaratmadan, yol almadan ve düzde koşmadan, bayıra tırmanmadan harcadığımız tek şey zamandır.

Tik tak sesiyle onu anımsarız, yeni yıllarda ve doğum günlerinde, birinin yıllar sonra aramasında ve sevgilimizi uzaktayken özlediğimizde onu; geçen zamanı hatırlarız. Belki de kendisini en olmadık yerde hatırlatandır o. Sinsisidir, her yüz yüze geldiğimizde, bizim yüzümüz onun hışmına uğramış olduğunu hatırlarız. bize sinsi sinsi güler.

Bizden yaşlı ve ölümsüzdür. Balıklar başka hatırlar, insanlar başka, soğuk ve sıcak karşısında genleşip parçalanan kaya başka hatırlar onu. O, zamandır  toz almaz ve tavanarasına da kaldırılacak eskimiz de değldir, biz onun eskisi oluruz. hayatın tavanarası mezarlıklardır. Su akarken bile bir yere vardığında durur veya durulur. O, bedenimizde durmaz ve durulmaz. durmaz ve durulmaz. Bütün savaşları geriye dönerek onunla tarihleriz.

Ninelerimizin ellerindeki ve yüzlerindeki kumaş kıvrımları onu hatırlatır, mevsimler ona uyar ve değişir, otobüsler, trenler, uçaklar onu esas alarak hareket eder ve varılırlar o ülkelere, o kent ve o semtlere.  Gülün bile solmasında onun parmağı vardır.Annesi ölenlerin bahçesi solar bu yüzünden

Bu kadar da kötü değil zaman. Doğmuş çocukları da o bize getirir dokuz ay on gün içnde.. O çocuklar çocuklarımız olurlar, yeğenlerimiz, akrabalarımız ve arkadaşlarımız olurlar. O arkadaşlarla mutluluğu sadece kedimiz için değil, bütün dünya için olsun diye yollara çıkarız, dağlara ev kurarız. Adımız sevgi, şefkat ve aşkla anılmaz,  korkunun yuva kurduğu bedenler olururuz haber bültenlerinde. Ama bir türlü kökümüz gelmez. Bayrak çok öne çıkar ve gölge yapar. Hey anam hey, git ki, derdini anlatasın. Yenilgilerimiz yine zamanla yazılır. 12Marta bahara, 12 Eylül, hüznünün anası sonbahara ve verdiği sözü yerine getirememiş bizlere hiç yakışmadı.

Doğduğum günüm olan bir aralık tarihini, annem bizim köy evimizdeki tahta dolabının kapağına yazmıştı, çocukken okuduğumu da hatırlıyorum. Yani okuması-yazması olan bir annenin faydasını görmüştüm. Kızım ne babalar günümü, ne de doğum günümü hatırladı bugüne kadar, ben böylesi günlerde onu arara ve kutlarım(!) Çok yoğun olmasa da sevdiklerimden de aldım kutlama. Kutlamanın çokluğunu değil, azlığını ve gittikçe kutlamamın hiç yapılmamasından yanayım.  Kalplere bir görevle yük olmak istemiyorum. Yani kızımın yaptığı doğru ve bu doğruyu ben ona öğretmedim, o kendi hayatından öğrendi zamanla. Her şey bir kenara, ben değil, bir uzvum olan kalbim, o hayatımda olsun ve ilk o doğum günümü hatırlayıp kutlasın istiyor. O da kendisinin ‘o’ olduğunu bilmiyor, benim onu bilmediğim gibi.

Ama üç gün oldu doğum günümün geçmesi ve ben hala annemi arayıp, ona beni doğurduğu için teşekkür edemedim. Hayırlı evlat değilim anlaşılan. Bunu da geçen üç günlük zaman gösterdi.
Annemden özür diliyorum, zamandan değil.

*

fotoğraf altı masal 

sağdaki çocuk bendim, büyüdüm.

soldaki benden bir yaş küçük kardeşim, bir zamana kadar büyüdü.
yanımdaki annem ve kucağındaki kız kardeşimin üç çocuğu var, bir kocası.
kardeşimin yanındaki, iki halamdan küçüğü.
şükrü eniştem onu bıraktı dünyaya ve gitti.
halamın kucağındaki ise en büyük kızı gülhan.
oğulları ve kızları var gülha’nın.
cumali’yi bir trafik kazasında yitirdi.

ortada ayaktaki babam. şekeriyle istanbul’da yaşıyor,
diyetine dikkat edip şekerli şeyler tüketmese daha rahat yaşayacak,
ama nerede… annemle babamın ortak yanlarından biri şeker hastası olmaları,
diğeri de ikisinin de çocuklarının aynı olması.
yani babamın kaç çocuğu varsa ve adları,
yaşları yaşadıkları yer neyse, annemin de aynen öyle…
ben bu fotoğraf üstünde geçen zamanı yazmalıyım.

Elazığ’ı, çocukluğumun ermeni komşusu ayganoş ablayı anlatmalıyım, trenleri…
kocası gürbette çalışan ve evimizin tam karşısındaki anayı,
kocasının gurbetten dönüşünde ananın yanaklarında açan çiçekleri,
karaçalı suyunu ve akasya kokuların işgal ettiği baharları,
bugün her biri adları değiştirilmiş, kesrik, yığınke, mornik,
sürsürü, istasyon altı semtlerini, evimizin arkasındaki at harasını,
dabaxanayı  yani hatrladıklarımı yazmalıyım.
hatırlamadıklarım bana hatırlatılmalı.
şehirde birbirine selam vermeden geçen insanları gördüğümde
yaşadığım şaşkınlığı anlatmalıyım. …

eniştem şükrü çimentoda tabancacı (hilti) olarak çalışıyordu.
pala şıko derlerdi ona. Kemerli burnunun altında burma bıyıkları vardı.
Gözleri derin bir kuyudan gelen ses gibi dururdu yüzünde.
İlk Kürtçe masal ve şarkının iç içe anlatıldığı hesene male musa’yı ondan dinledim.
Ve o anlatımın görüntülü kareleri hala aklımda.
musanın sevdiği bir arap şeyhine verilir ve başlar takip,
ta arap çöllerine kadar giderdi.
biz de şarkıyla beraber yol alırdık.
sevgilimizdi alınıp götürülen ve masal boyunca musa olurduk. 
çimentodan işe girmeden önce baltasını omzuna atıp,
odun kırmak için, mahalle mahalle dolaşırmış.
işte o şükrü eniştem bu fotoğraf karesinde o zaman, dünyada bu zaman yok.

istasyonun altında,
şıkoye sıli fatı’nın tek gözlü kiralık evlerinden birinde  oturuyordu.
üç kardeştiler. adı aziz olan büyük kerdeşi adana’da oturuyordu.
aziz amcanın yusuf, cumali ve hatice adlarında çocukları vardı. 
belki de şimdi torun sahibi olan, bir kızları daha olmalıydı,
aklım defter değilki.
aziz amcanın karısı başkasına kaçınca,
çocuklar ortada kalmasın diye,
cumali ve iki kız kardeşini eniştem şükrü elazığ’a yanına aldı.
yusuf büyüktü adana-ceyhan’da kalarak mesleğine devam etti.
cumali ile ilkokulun bazı sınflarını beraber okuduk.
sonra tekrar adana-ceyhan’a gittiler kızkardeşleriyle beraber.
yıllar sonra elazığ’a iyi bir aşcı olarak geri dönüp,
şükrü amcasının kızı gülhan’ı istedi.
şükrü eniştem de kızını verdi yetimine.
uzun yıllar sessiz ve mutlu bir hayat yaşadılar.
iki oğulları, bir kızları oldu.
cumali emekli olunca oto alım satımı için istanbul’a gelip gitmeye başladı.
defalarca telefonlaştık, ama bir türlü görüşemedik.
kartal’da bir trafik kazasında hayatını yitirdiğinde cenazesinde buluştum onunla. 
yukarıdaki fotoğrafta halamın kucağında olan küçük kız cocuğu gülhan,
cumali’nin üç çocuğuna annelik ve babalık yapıyor şimdi adana-ceyhan’da…

Şükrü eniştemin küçük kardeşi hüseyin’i de çok sevdik.
evlendiği kadın şanikli olduğu için,
kadının adı şanıkli kaldı, hala hiçbirimiz onun adını bilmeyiz..
kızları var mı bilmem, ama murat hüseyin amcanın büyük oğlu.
belki de yaşamayan babasının yaşında şimdi.
İstanbul’da bir çok işle uğraştı, şimdi ne yapıyor bilmem,
ama ayakları üstünde duran,  bir yanı kabadayı biri.

şükrü eniştem, bizim her yaşta iyi bir arkadaşımız oldu.
halam onun ikinci eşiymiş.  eniştem şükrü,
eniştem olmadan evvel ninemin akrabası bir öksüzmüş,
kızını öksüzüne vermiş nenem.


(çok karışık, bir fotoğrafın altından şimdi nasıl çıkarım bilmem)

36 okuma

Share and Enjoy

  • Facebook
  • Twitter
  • Delicious
  • Digg
  • StumbleUpon
  • Add to favorites
  • Email
  • RSS

‘bir gün herkesin iki eli, iki ayağı olacak’

Hastalık ve savaşlarda  bir uzvunu yitirenlere

Hayat mı bu? Bir şiirimde boşuna yazmamıştım.
"Salın Tarlabaşın`dan aşağı
Yolunu kesip tekme-tokat alsınlar parasını.
Kolunu yastık yapıp uyusun kaldırımda
Yakalanıp karakola götürülen suçlu olsun hayat.
Hayat dediğin nedir ki zaten
Biçsen bir don bile çıkmaz…"

Neyse, hayat kovdukça kapımdan penceremden içime sızan haylaz bir çocuktu benim için. Bir gün hayat kadar hayasız olursam eğer, benim de bir hayatım var diyeceğim. Özür dilerim, dil uzattığım hayatiniz değildir. Binlerce kişi toplanmıştı.

Daha bir kaç gün önce İstanbul`da İsviçre konsolosluğuna gitmiş bir aylık vize talebinde bulunmuştum. Konsolosluk memuresi bana `bu durumlarda ancak bir hafta vize verebiliyoruz` demişti. Gülerek ısrar etmiştim bir aylık vizede. Ertesi gün  gittiğimde on beş günlük vize verdiklerini görüm. Bir ay kadar değil, onbeş günlük kadar sevindim.

İki işi bir arada yapmak niyetindeydim.
Hem istenen etkinliğe katılacak, hem de kızımla zaman geçirecektim. Zürich havaalanında indiğimde kızım beni  karşılar sanmıştım. Annesi kadar mazereti vardı kızımın, anladım. Ama havaalanında yalnız değildim, Arif Sağ, Tayfun Talipoğlu da benim gibi bekliyorlardı. Onların kızları, oğulları Türkiye`deydi. Etkinliği yapanlar gelip bizi aldılar ve otelimize götürdüler. Yedik kebapların en haşini, içtik içkimizi. Benim gözüm kızımın yolundaydı. Bir babanın hem kız çocuk sahibi olması ve hamda ondan ayrı yasaması olacak şey değildi, ama olmuştu. Ama dedim ya, hayat bu, ne kadar eğmeye çalıştıysam da, hala kızıyla bulaşamamış bir babaydım. Bunun için gurbette rakı daha hızlı kana karışıyordu.

Alıp bizi götürdüler etkinliğin yapıldığı yere, otelden yârim saat uzaktaydı. Arkadaşlarımı gördüm, yaşlanmış yüzlerinden tanıyıp da, adlarını hatırlayamadığım için utandığım arkadaşlarımı gördüm. Ya ben çok eskiden geliyordum yada onlar çok eskide kalmışlardı.  Belki de ‘eski’ peşimizi bırakmayan bir ortak dünya derdiydi, çocuklarımızdan yaşlı. Hayat, eskileri hatırlatan bir kıyamet borazancısından başkası değildi. Koyuverelim hayatı bizi götüreceği yere götürsün. Sonra beni karşılamaya gelmesi gereken kızım ve annesini biz gidip gardan alıp, etkinliğin yapıldığı salona getirdik. İçme sığdı kızım, ben onun yumuşacık avuçlarına. Daldık salona.

Kızımla baş başa kalmak, sohbet etmek için, araya sahneyi bile alamazdım. Erteletebildiğim kadar ertelettim sahneye çıkma sıramı. Beni benden başka anlayanlar da vardı elbet. Güldüler, göz kıptılar, sevindiler ikimizin buluşmasına.

Ahmet Aslan’dan sonra sahne sırası bana gelecekti. Ahmet, İstanbul’da yıllarca evimde kalan, şiirimi besteleyen Ahmet’ti. Onu ilk sefer sahnede izleyecektim. Sevindim, hüzünlendim, gözlerim anılarla doldu. Şiir okumayı hiç sevmeyen bir olarak, çıkıp bir şiir okuyacak ve inecektim..  Ben şiirlerimi kendim okumam için yazmamıştım ki. Kaldı ki, şiirlerimi her okuduğumda onları berbat ettiğimi söyleyen arkadaşlarım da vardı. Kaçarım yoktu, şiir okuyacaktım, ama şiir okumadan önce bir şeyler de söylemem gerekiyordu.

Memleketim olan Dersim’in solcusu ve bu nedenle hayali  de boldur. Bugüne kadar binlerce Dersimli gecelere akın etmiş para bırakmıştı. İlk kez iki Dersimli iş adamı öncülük ederek, Dersim merkezinde sakatlar için bir rehabilitasyon merkezi kurmak için yola çıkmışlardı. Herkes bu girişimi destekledi, yada karşı duramadılar. Geceye verilen paralar gözle görünür bir amaca hizmet ediyordu, hayallere değil. Yurt içinde ve yurt dışında konserler ardı ardına yapıldı, rehabilitasyon merkezinin temeli de atıldı, bina da yükseldi ve geçen yıl da hizmete girdi. İste o nedenle Zürich’te o gecedeydim. Şiirle yardıma koşmuştum. Tunceli belediye başkanından tutun, birçok Dersimli aydın ve sanatçı o amaç için bir araya gelmişti.

Şiir okumadan önce çıkıp birşeler söylemem gerekiyordu. Tam zamanıydı, aklımda geceni kızımla paylaşmış, ‘neden olması’ cevabını almıştım kızımdan. Arkadaşım Mehmet Çetin gecede sunuculuk yapıyordu ve sıram gelince beni sahneye çağırdı. Sahne de ellerim ve ayaklarım hep titrer, keşke korkudan olsaydı, bilmediğim bir yerdi sahne.

Çıktım basamakları.
Uzanıp aldım mikrofonu ve:
"Size herhangi bir yardımı dokunana, dar anınızda sizi sorana, adres sorduğunuzda, size adres tarif edene teşekkür edebilirsiniz. Mektubunuzu getiren postacıya, parasını vererek yediğiniz yemeğin parasını kasaya öderken bile teşekkür edebilirsiniz. Ben, bu gece, burada, huzurunuzda başka bir şeye teşekkür etmek istiyorum. Beni elli yıldır dağda bayırda şehirde, polisle girdiğim bütün kovalamacalarımda beni taşımış sağ sakat bacağıma, hepinizin huzurunda teşekkür emek istiyorum. Üstelik Sivas’ın dağında sol ayağım donduğunda bile, yine sakat sağ bacağım onu taşıdı… Ömrüm elli yıl kadar oldu, genç ölen arkadaşlarımdan daha uzun yaşadım. Ama sağ bacağım çocukken geçirdiğim çocuk felci yüzünden iki santim kısa kaldı sol bacağımdan.

Bir keresinde ameliyatla yüzyüze geldim. Doktor bacağımı ‘düzelteceklerini’ söyleyince sevinç ve hüznü beraber yaşadım. Sonra, herkese benzemek bir özelliğimi yitirmem olarak geldi bana ve vazgeçtim. Bugüne kadar sevdiklerimin hepsinden sevgi görmüştüm, ben bir bacağa sevgisizlik yapamazdım. Kimi arkadaşlarım aylar sonra, kimileri yıllar sonra farkına varıyorlardı sakatlığımın. Bir polisler başıma değil ayağıma bakmışlar ve arandığım fotoğrafın arkasına ‘Topal Fadıl’ yazmışlardı. Onlara da ne diyeyim buradan… Baba ve annelerimizin ödediği vergilerle maaş alıp, onların çocuklarını vuruyorlardı. Şimdi onları bilmem, ama ben halimden memnunum.

Yunanistanlı büyük ozan Ritsos’un bir sözüyle bitireyim.
‘bir gün herkesin iki eli, iki ayağı olacak"  Dedim ve ‘kırmızıyım sana’ şiirimi okuyup, indim sahneden. Sağ sakat bacağım benden fazla alkış almıştı. 

3 okuma

Share and Enjoy

  • Facebook
  • Twitter
  • Delicious
  • Digg
  • StumbleUpon
  • Add to favorites
  • Email
  • RSS

Devrimci olarak terk ettiğim kente, demirci olarak döndüm


Devrimci olarak terk ettiğim kente, demirci olarak döndüm ve bir bankanın tadilatında demir doğrama işi aldım. Başta, bir iki ay içinde aynı bankanın Elazığ; Tunceli ve Karakoçan işlerini yapıp Bodrum’daki işyerime dönecektim. Olmadı.

Elazığ’daki bankanın tadilat için sökümü başlayınca görüldü ki, altı katlı bina depremden zarar görmüştü ve güçlendirme yapılması gerekiyordu. Neyse, karar verildi ve iş bana düştü. 100 ila 150 ton demir işleyeceğim. Bunlar iş, geçeyim. Zamanında etrafında erketeye yattığımız bankaların kasa daireleri dahil, güçlendirmelerini yapmam, kaderin bir cilvesi olsa gerek. Bilseydim önce demirci, sonra devrimci olurdum. Çocuktuk ve bir işe nereden başlanması gerektiğini kimse bize söylemedi. Büyüklerimiz ya asılmış ya da, öldürülmüştü.

Buraya gelirken kırık dökük bir ustam vardı. Ustam bozuldukça tamir edip, yeniden çalıştırıyordum. Salt onunla bu işin altından çıkamazdım. İstanbul’dan epeydir görüştüğüm ikinci ustamı da çağırdım. Öğrendim ki eski yoldaşımmış, nasıl sevindim devrimcilikten demirciliğe varan iki kişi olduk diye, bilemezsiniz. Bu kadarı yeterdi, üçüncüsünü istemiyorum. Aradım ve Elazığ’da epey bir kaynakçı buldum. Kaynakçılara yemek ve yatacak yer bulmam lazımdı. Yemeği tabldottan ayarladım, ama yatacak yer bulmak dert oldu. Bu kentte, kimse işçiye iki üç aylığına ev vermiyordu.

Zamanında, dışarıdan onlara bilinç taşıyan ben, anlamıştı dışarıdan taşınma suyla devrimin olmayacağını. Kiralık daire arıyordum adını proleterya olarak değiştirdiğimiz ve o oranda yabancılaştığımız işçilerime. Görünen o ki, kira rayiçlerini yüksek tutarak ev ayarlayabileceğim onlara. En diptekilerin bu dünyada yer edinmeleri de bayağı pahalıymış, öğrendim. Ama onlar bilmiyorlar ve ben onların bilmeleri için dışarıdan bilinç taşımayacağım. Kırıla döküle öğrensinler ki, bir gecede bütün haklarından vazgeçmesinler.Bu da yüzyıllar alacak, ama alsın, ömrümden aldıkları kadar aldılar zaten.

Ev ararken, Elazığ’da, şimdi ÖDP’li olan eski bir arkadaşımızın kardeşinin evi üzerinde anlaştık. Ertesi gün, evi daha önce başkasına kiraya verdikleri için, veremeyeceklerinin haberini aldık, anahtar yerine. Buna da proleteryanın kaderi diyeyim.

 Ev bulmaya bulacağım, başka çarem yok. Oteller çok pahalı. Dedim, zamanında kiralık devrim arasaydık nasıl olurdu?! Herhalde öleni yaşayanından fazla olmazdı, yada acıları. “Yap, işlet, devret” biçimiyle kırk dokuz yıllığına inşaa ettiğimiz devrimin kiracısı olurduk. Sonra ilk satın alma hakkı bizde olurdu, kimse kimseyi satmazdı. O devrimin sokak ve caddelerini boyar, tertemiz geri vereceğimizi kontratta kayda geçerdik. Mektuplarımızın bizi bulacağı bir adresimiz olurdu. Bir kira bedeli, bir demirbaşları, bir de mülkiyet sahibi olurdu devrimin. Elektrik, su , kapıcı ve ısıma giderleri bize ait olurdu. Ve ben bir demirci olarak o devrimin deprem güçlendirmesini daha içime sindirerek yapardım. Kimse göçük altında kalmazdı.

Evet, demirci olarak döndüm,  devrimci olarak terketmek (bir tayinle başka kente yollanmıştım) zorunda kaldığım kente Berber Ali ve Berber Celal, Kitapci Hüseyin ve Foto Rıza Garip ve Kırktutlar’da Ali, Mığı’da Sedat, bir de Baki kalmışlardı. Gerisi mi?.. kimse yoktu, içimde mezarlarla dolaşıyorum. Şimdi kendimi mi tamir edeyim, bankayı mı…

İşçilerime ev aramaya çıkarken, kendi kendime güldüğümde bunlar aklımdan geçiyordu. Yanımdan yöremden geçenlerin bundan haberi yoktu. Sizin haberiniz olsun istedim.

Sevgiyle kalın.

 

3 Yorum »

  1. Fadıl’ın yazılarının ve şiirlerinin beni bu kadar etkilemesinin nedenini defalarca sormuşumdur kendime. Anlattıklarına denk bir yaşam sürmüş olmak mı? Hayır, bu olamaz. Çünkü bu yaşantının çok uzağında olsam da yaşantının içine girebiliyorum. Peki dilindeki yalınlık, içtenlik mi? Belki nedenlerden biri olabilir yalnızca bu. Ama sanıyorum en çok, klasik olacak belki ama: Anlatılan senin öykündür, diyor bana. Sonra tüm bunları birine anlatma ihtiyacı duyuyorum. İşin sırrı bu olabilir mi: Sırlarınızı bir başkasına anlatma ihtiyacını ortaya çıkarma… Nedeni ne olursa olsun, okuyucu ile anlatılan özne arası bir kimlik kazandığımı her seferinde yeniden hissediyorum. Okumayı öğrenmek bir işe yaramış oluyor.

    Yorum yapan sedatsanver — 08 Eylül 2007 @ 21:50

  2. Teşekkürler..ilk defa eleştirme isteği duymadığım bir yazı okuyorum..kalemine sağlık..yaşa yaşa ve hep yaz…

    Yorum yapan vedat — 10 Eylül 2007 @ 23:17

  3. Kader de cilve ne arar Fadıl öztürk. Cilvenin hası hayatta.Nereden mi bildim ? Peşinden koşar olmuşsunuz !

    Elinize sağlık, okuma keyfi dedikleri de bu olsa gerek.

    Yorum yapan d_anibal — 17 Eylül 2007 @ 16:40

3 okuma

Share and Enjoy

  • Facebook
  • Twitter
  • Delicious
  • Digg
  • StumbleUpon
  • Add to favorites
  • Email
  • RSS

bir güzelliğin karşısında el-pençe durmuştum

Bir yerden bir başka yere gidiyordum, Bodrum’dan Muğla’ya. Aşım için peşinden gittiğim bir işim vardı. Binmiştim yarım otobüse ve yarım otobüsün hareket etmesiyle bir biletle yolculuk boyunca mülküme verilen koltukta, cam kenarında uyumuştum. Daha Yatağan’a varmamıştık ki, Eski Hisar denen yerde jandarma kontrolüne takıldık. ‘Durun!’ dediler durduk. ‘Kimlikleri verin!’ dediler verdik. Bu zamanı sigaraya ayırmak için, ben dâhil bazılarımız indi yarım otobüsten. Çıkardık sigaramızı çaktık çakmağımızı ve ağzımızda, burnumuzda duman.

*

Bir asker beni çağırdı aracın yanına. Gittim. Komutan benim arandığımı söyledi, inanamadım ve kimlik bilgilerimi kontrol etti. Bendim aranan, annem aynı, babam aynı. Ne ben, ne de jandarma komutanı neden arandığımı bilmiyordu. Dvet ettiler beni karakola ve yarım otobüsümüz çekip gitti, ben zanlı olarak kaldım gidenlerin aklında.

*

Bir odaya geçtiler yazıştılar ve faks çektiler. Ben salonda öylece oturuyorum. Sonra komutan gelip odasına geçti ve beni de çağırıp oturttu. Mazgirtli olduğumu öğrenen komutan kendisinin de iki binlerin başında Karakoçan’da görev yaptığını anlattı. Ben de ona yazar ve şair olduğumu, şimdilik demir doğrama işi yaptığımı anlattım.

*

Küçükçekmece 5. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından arandığımı söylediler bana. Cennet Mahallesi’nde oturan yeğenimi adliyeye yolladım. Yeğenim beni, babası yeğenimi yalnız yollamamak için, baba-oğul beraber gitmişler adliyeye. Doğruymuş, beni arıyorlarmış ama dosyanın içeriği hakkında bilgi vermeleri şöyle dursun, terslemişler yeğenimi ve babasını. Onların deyimiyle, oradakiler kudurmuşlar.

*

Şair arkadaşım Önder Kızılkaya’yı aryıp bilgi verdim, o avukat aramaya baktı. Arzu, ‘fazla tutamazlar, en fazla iki gün tutarlar’ diyerek meseleyi normalleştirmiş, Önderin bildirdiği kadarıyla. Ömrümün epey bir zamanı karakollarda geçmesine rağmen oralara bir türlü alışamadığımı nereden bilsin dostum Arzu Görücü. Arzu sen Türkülerini söyle. Bu gelişmeleri Önder’den öğreniyorum. Sonra bir diğer şair arkadaşım Nesimi Aday aradı. Durumu özetledim, karakol komutanının odasında ve karakol komutanının karşısında. Tanıdığı, hemşerim (Mazgirtli) bir savcı olduğunu, durumu ona soracağını söyledi. Sor dedim.

*

Bu arada ben karakol komutanının odasında sigara içme iznim çıktı ve sigarayı sigarayla yakıyorum. Evet, başka sabıkam var dedim komutana. ‘Konuş lan!’ demeden konuşuyordum. Bir örgüt üyesi değil, bir hayatın asli üyesiydim artık. Üzerimdeki kimlik de sahte kimlik değildi, yatırıldığım kadar yatırılmıştım, kalan cezam da yoktu. O, sordukça ben cevaplıyordum. Ama ne komutan, ne de ben aranma nedenimi bilmiyorduk. İkimizin de merakı aynıydı.

*

Nesimi aradı ve ‘hemşerimiz savcıyla görüştüğünü, eğer mahkeme kesinleşmişse, oradan İstanbul’a getirileceğimi, o durumda askerin yol izni alması gerektiğini, bunu da bir hafta gibi bir zaman alacağını’ söyleyince, ben içimden yıkıldım. Şekerim zaten yükseldiği kadar yükseliyordu. Sağ olasın Nesimi, dedim çıkmış sekerimle baş başa kaldım.

*

Yandım diyorum, ama bütün hayatım gözümün önünde geçiyor. İşim ne olacak, bu neyin nesi, ne zaman son bulacak ve sıradann bir vatandaş olacağım, diye düşünüp dururken, komutana da şeker hastası olduğum konusunda bilgilendirdim. O benim kadar panik yapmadı.

*

Sonra Önder, avukat arkadaşımız Atilla’ya ulaştığını, onun da uğraştığını söyledi ama ben Nesimi’nin söylediklerinin etkisindeyim. Nesimi yarmıştı beni. Bu arada evraklarım tamamlanıyor ve beni Yatağan’da adliyeye götürmeye hazırlıyorlar.

*

Eniştem ve yeğenim faksın geldiğini ve cevabının fakslandığını, ama içeriğini söylemediklerinin bilgisini verdiler bana. Bütün sevdiklerimden uzakta yalnızdım.
Bunun farkına vardım ve bir hüzün tuttu ki yakamı, bırakmıyor, yırtacak gibi.
Düğmelerim kopuk. İliklerim bir kaldırıma diz çökmüş sanki.
Dokunsam yüzünü alıp gidecekmiş gibi duran kalbimden neler geçmiyor ki.
Çocuğum, arkadaşlarım, artık arada bir içtiğim bir iki duble rakı,
her şeyle vedalaşıyormuşum gibi rüzgar girmiş içime.
Terk ettiğim kentlere geri dönebilirdim.
Yazarken çocukluğuma dönüyorum zaten, yaşlanmanın sayesinde.
Ama bir ayrıldığım kadınlara, bir de mahpushaneye asla dönmek istemiyordum.
İkisinin de duvarları vardı, kapısı dışarıdan açılan odaları…
Üç jandarmanın eşliğinde alıp götürdüler beni adliyeye.

*

Koridorda kelepçesiz, Antepli jandarmayla konuşuyorum. Bir odada çıkan biri emredici bir ses tonuyla ‘Fadıl  Öztürk sen misin’ diye sordu. Evet dedim, ama zoruma da gitmedi değil. Koridorda bekliyorum mahkemeye çıkarsınlar diye. Bu arada avukat arkadaşımız Atilla aradı ve ‘öğrendim, ifadeni alıp bırakacaklar, rahat ol’ dedi. Yeniden hayata doğdum o an.

*

Bu arada adliye çalışanları gelip geçiyorlar. Kadınlar sanki eve gidip bir gün önce yaptıkları yemekleri ısıtıp sofraya koyacaklarmış gibi, şişman. Ama bir kadın var ki ne memur şişmanı ne de herhangi bir adliyede çalışan gibi. Bir endam var ki, sormayın. O kendi güzelliğinden emin ve benim ona bakmamdan memnun. Halime aldırmadan ona bakıyordum her geçişinde.

*

Beni çağırdılar mahkeme salonuna ki ne göreyim, o kadın mahkemenin hâkimi. Farkına vardığım güzelliğin önünde el pençe durup, bütün soruları doğru yanıtladım. Saygım hukuku aşmış bir güzele durmuştu. Sabıkam vardı, 146/1’den. 2003’te, Beyoğlu’nda hırsızlar kimliğimi gasp etmişlerdi. Yeni kimlik çıkarmıştım. Küçükçekmece’de adı geçen davacının arabasından telefonu gasp eden ben değilim. Hırsızlar benden gasp ettikleri kimliğimi kullanmışlardı. Şair ve yazardım, böyle bir şey yapmam mümkün değildi, dedim de dedim Bir güzelliğin önünde el-pençe durmuştum ve ne sorduysa Yatağan Hakimi, fazlasıyla cevapladım.

*

Bu arada, koridorda adımı soran zat da gelip mahkeme salonunda yerini aldı. Savcıymış meğer. Savcı olması, öyle yukarıdan konuşması neyse de, sandalyede otururken bir kafede oturur gibi, yüzü hâkim hanıma dönük oturdu, bana değil. Bu da hoşuma gitmedi, ama kararın bir fotokopisini alıp jandarmalarla vedalaşmak çok hoşuma gitti.

*

Bunun gibi bir olay bir kez daha başımdan geçmişti, Diyarbakır’da. Ahmet Telli,Önder Kızılkaya, Nevzat Çelik ve ben Kebikeç Kültürevi’nin davetlisi olarak gitmiştik. Belediye tiyatro salonunda yapılan söyleşiden sonra gidip  iki duble rakı bir yemek düşünürken, beni ve Nevzat’ı gözaltına davet etmişlerdi. Nevzat askerliğini yaptığı halde yoklama kaçağı olmaktan, ben de adresimde bulunmayarak, aranır duruma düşmüştüm. Neyse, bakarsın bir gün de bunu da yazarım. Başım beladan, bela başımdan…

 

1 Eylül 2008′den itibaren 3 okuma

11:Güncel | admin @ 12:44

2 Yorum »

  1. Hayata dair asil üyeliğinizin içinde,
    kapısı içeriden de açılan odalarınızın olmadığı adına ;
    rüyalarınıza ustalar gire “Fadıl Öztürk”

    Yorum yapan d_anibal — 25 Haziran 2007 @ 14:35

  2. zan altında kaldım. cevap hakkım var mı ki? olsa da sana verdiğim geçici rahatsızlık geçmiştir artık ha.. ama.. ama işin ehli bir savcı ilişkisini kullanmanın faydalı olacağını düşünmüştüm. dolayısıyla aradım ve etraflıca bilgi aldım. yani senin yazında anlattığın kısmının dışında da bilgiler aldım ve bu kısımda da hafif bilgiler vardı. sonra sana bütün ihtimalleri anlattım. senin en son ihtimali dikkate aldığını yazında öğrendim, üzüldüm. gerçi o zamanda üzülmüştüm durumuna ama… aslında o son ihtimali sana anlatmama fikrindeydim.. hatta önder kızılkaya ile öyle konuştuk, ama düşünmüştüm ki herşeyi bilme hakkın var. bütün ihtimallere ve cevaplarına hazır olman daha doğru olurdu.idama gitse bile insan, son bir slogan için bilmeli bunu.
    bu arada avcılar’dan arkadaşın c.’yi aramıştım, oralarda bir avukat bulabilirmiyiz diye. bir avukat ismi verdi ama c. avukatın kızını sevmiş bir zaman, onun için avukatı benim aramam gerekiyordu. senin için iyi olan bu durum benim için tehlikeliydi:-) neyse ki attilla sana yetişti de ben diğerini aramadım. bence c.’in hikayesini dinlemelisin, hikayen için…

    ha bir de benim de bir gözaltı hikayem ve bu hikayede senin ‘rahat’ cümleli bir rolün var. senin gibi güzel anlatsam bir ara onu da ben yazacağım…

    sevgiyle kal,

    nesimi aday

    Yorum yapan nesimi aday — 06 Temmuz 2007 @

14 okuma

Share and Enjoy

  • Facebook
  • Twitter
  • Delicious
  • Digg
  • StumbleUpon
  • Add to favorites
  • Email
  • RSS

aslında orası yokmuş derler

 

 

 

 

 

 

İlkokula başlamış her öğrencinin çizdiği manzara resimleri hep aynıdır. Tahta sıralarla, öğretmenle, tebeşirle, yazı tahtasıyla, zil sesiyle, teneffüs ve önlükle ilk sefer tanışan öğrenciler, farklı aile ve kültürlerden gelmelerine rağmen sözbirliği etmişçesine aynı manzara resimleri çizerler. Büyülüdür o manzara…
Peki, bir salgın halini alan ve nesilden nesle sirayet eden bu sinsi manzara resminin içinde neler vardır, bir bakalım.

İki dağ arasında güler yüzlü, bıyıklı ve sarı saçlarıyla yarım bir güneş. İki dağ arasından aşağıya doğru akan bir ırmak, gökyüzünde serseri gibi dolaşan ve yağmaya niyetli olmayan bir parça bulut, yayılmış bir ‘m’ biçiminde çizilmiş uçan kuşlar, tek katlı, bacasından duman yükselen çatılı bir ev, yemyeşil çimenler ve bir kaç ağaç, çimenlerin arasında bir kaç papatya, ya da hayvan niyetine çizilmiş, ne olduğu belli olmayan yaratıklar… Her şey çocuklar kadar sevimlidir. Babaları da, dedeleri de aynı yaşta, aynı manzarayı yapmışlardır. Çocuklar sanki bin yıl önce verilmiş bir sözü yerine getiren küçük şövalyelerdir. Belki de çocuklar, gizli edilmiş bir yeminin sürdürücüleridir. Her kuşakta kendini tekrar ettiren manzara resmi büyülüdür.

Bu manzara dünyadandır, ama dünyanın herhangi bir yeri değildir. Türkiye’de de böyle bir yer yoktur. Belki de çocukların dünyaya ilk müdahalesidir o manzara reisimi. Sessiz bir eylemdir. Susularak yerine getirilen bir emirdir…

Çocuklar yedi yaşına geldiklerinde toprak evlerden, beton binalardan, köylerden, kasabalardan çıkıp annelerinin ellerinden tutup okula gittiler. Adları, anne ve babaları, saçlarının rengi, tenleri ve boyları aynı değildi. Aralarında başka dilden konuşanlar da vardı, ama okul sıralarına oturup aynı manzarayı çizdiler. Kimse ‘burası neresi’ diye sormadı onlara. Kimse engellemedi onları. Dünyada bunun bir başka örneği var mıydı, yoksa bu manzara reisimi Cumhuriyetin çocuklarına bir armağanı mıydı, bilinmedi.

Manzaradaki dağlar iki tepelidir. Sıradağlar yoktur. Torosların eteğinde yaşayan çocuklar da, Harran’da ya da Konya’nın düzünde doğmuş çocuklar da resim defterlerine aynı dağları çizerler. Dağların denize dik indiği Ege’deki çocuklar durur mu, onlar da sırtını denize dönüp iki dağın arasında akan nehir çizerler. Dünyada dağlar vardı, ama o dağlar dünyanın herhangi bir yerinde yoktu. Çocuklar dağları bozup kendilerine yeni dağlar yaratırlar.

Güneş doğmuş mudur, yoksa batmakta mıdır, tam belli değildir. Gülen bir güneş çizildiğine göre, doğmakta olan bir güneştir. Saçları sarıdır ve esmer çocuklar buna alınmaz, güneşin saçlarını sarıya boyamaktan onlar da geri durmazlar. Bizim halimize gülen gibi duran güneşi esas alıp yön tayini yaparsak; iki tepeli dağlar doğuya, ev dağların batısına düşmektedir. Irmak da batıya doğru akmaktadır. Gündüz manzarasıdır, geceye ait hiçbir belirti yoktur. Bundan çocukların karanlığı sevmediğini çıkarmak da, çocukların hep erken yatırıldığını da çıkarmak mümkündür. Yıldızlarla tanışmamış çocuklar çizmiştir o manzarayı. Aradan çok zaman geçer, ama manzarada zaman geçmez, hep aynıdır.

Irmak, iki dağın arasından doğar ve bir çağlayanla aşağı düşüp yemyeşil düzlükte yılan gibi kıvrılarak batıya doğru yol alır. Fırat ve Dicle güneyde Basra’ya akarlar. Kızılırmak bir yay çizerek kuzeyde Karadeniz’e dökülür. Seyhan ve Ceyhan ırmakları kardeş kardeş Akdeniz’e akarlar içinde yaşattığı bin bir canlıyla. Büyük ve Küçük Menderes ırmakları da değildir. Manzarada ikinci bir ırmak da yoktur. Ya hiç ırmak görmeyen çocuklara ne demeli? Yukarıdan aşağıya dökülen ırmakların kenarında kaç çocuk yaşadı? Manzaradaki ırmak öyle bir ırmaktır ki, suyu ne azalır, ne çoğalır ne de bulanık olur. Adı yoktur ırmağın ya da her çocuğa göre bir adı vardır. Her çocukla aynı zamanda doğmuş, aynı yaştadır o ırmak. Çocukların ‘ak!’ emriyle akmayan başlayan bir ırmak olması da mümkündür.

Hava güneşli olmasına rağmen, bacası tüten o evde ocağa durmadan odun atan hain kimdir, bilinmez. Belki de bütün çocuklar üşümüşlerdir ve bir manzarayla ısınmak istemişlerdir. Ev, hiç bir çocuğun yaşadığı eve benzemiyor. Çocukların apartmanlarda, gökdelenlerde oturmaları bir şeyi değiştirmiyor. Çatılı, tek katlı bir evdir. Sanki o çocuklar bakkaldan ekmek almaya hiç gitmemişlerdir. Bakkal yoktur manzarada. Caddeler, sokaklar, arabalar, ambulanslar, kamyonlar, elektrik direkleri, heykeller, törenler, polisler, jandarmalar, balkonlardan sarkarak dedikodu yapan kadınlar, baloncu amcalar, seyyar satıcılar, tembel ve uyuz köpekler, evini terk etmeyen kediler, sinir bozucu küçük kardeşler, asabi abiler, bütün gün evde olan ve kafayı temizliğe takan anneler, eve geç gelen babalar, balkondan balkona atılmış iplere serilmiş çamaşırlar yokturlar. Çocuklar yaşadıkları yerlere sır dönmüşlerdir. Belki de resim kâğıtları onların yaşadıkları yerler için küçük gelmiştir. Belki de kendilerini bozmamak için dünyayı bozmuşlardır…

Gökyüzünde kımıldamadan durur bulut. Yağmur olup toprağa düşmek, topraktan tekrar buharlaşıp bulut olmak aklına gelmiyordur. Yoksa buharlaşmama korkusu taşıyan bir çocuk bulut mu, bilinmez. Kendilerini leyleklerin getirdiğine inandırılan çocuklar, leylekleri değil de, ilk öğrendikleri ‘M’ harfini kuş yapıp uçurtmuşlardır. Bulut yağmur olup yağmadığı halde çimenler yemyeşildir. O çiçekler neden papatya ve benzeridir de gül değildir? Anneler gününde annesine gül alan ve gül ile tanışın bir tek çocuk yok mudur? Cevapları çocuklarda, çocuklar manzarada gizli…

Derler ki, çok, çok eski zamanlarda, yeryüzünde ilk açılan okulun, ilk çocukları kendi aralarında toplanıp ‘bir yer yaratalım, her parçası dünyadan olsun, ama dünyanın herhangi bir yerine benzemesin’ demişler. Gizli kalsın diye ellerine birer çakıl taşı alıp aralarında yemin etmişler.

Derler ki, bütün çocuklar bir sabah tahtadan atlarına binip güneşin doğduğu yöne at sürmüşler. Her birinin avucunda bir çakıl taşı varmış.

Derler ki, bir ırmağın kenarına vardıklarında ellerindeki çakıl taşlarını hep beraber ırmağa atmışlar. Edilmiş bir yemini, gizli bir sırrı o ırmak gittiği yere taşımış. Yemin suya, sudan bütün çocuklara ulaşmış, derler.

Derler ki, o ırmağın olduğu yerde iki dağ varmış. Gökte küçük bir bulut ve birkaç kuş varmış. Etrafı yemyeşil, bacası tüten tek bir ev varmış. Aslında orası yokmuş, derler…

68 okuma

Share and Enjoy

  • Facebook
  • Twitter
  • Delicious
  • Digg
  • StumbleUpon
  • Add to favorites
  • Email
  • RSS